<?xml version="1.0" encoding="utf-8" ?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:tt="http://teletype.in/" xmlns:opensearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/"><title>Barış Özcan</title><subtitle>Sanat, tasarım, teknoloji hikayeleri</subtitle><author><name>Barış Özcan</name></author><id>https://teletype.in/atom/barisozcan</id><link rel="self" type="application/atom+xml" href="https://teletype.in/atom/barisozcan?offset=0"></link><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><link rel="next" type="application/rss+xml" href="https://teletype.in/atom/barisozcan?offset=10"></link><link rel="search" type="application/opensearchdescription+xml" title="Teletype" href="https://teletype.in/opensearch.xml"></link><updated>2026-06-27T20:47:33.028Z</updated><entry><id>barisozcan:N5nV5pZbn</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/N5nV5pZbn?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>Kaç paralık adamım?</title><published>2020-06-21T11:03:51.312Z</published><updated>2020-06-21T11:12:33.052Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/79/20/79200542-d3ec-4f9b-9a7e-14465d7dfb93.png"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/e3/bc/e3bc17df-d5cb-43a2-a508-a11b49a2f728.jpeg&quot;&gt;Bu gezegendeki 16770. günüm. Doğduğumdan beri 174 cm uzunluğa ve 63 kg ağırlığa ulaştım. Ekonomik olarak değerim $1839. Evet. Bir tartışmada bana “sen kaç paralık adamsın?” diye sorsalar verebileceğim cevap bu: $1839. Bunu vücudumdaki kimyasal elementlerin miktarına bakarak hesapladım. Yarısından fazlası Oksijen. Bildiğiniz, havadan soluduğumuz Oksijen. Yani aynı zamanda boş bir adamım. Sahip olduğum 38.5 kg Oksijeni satabilseydim, $116 ederdi. Ondan çok daha az olsa da vücudumdaki 6.5 kg’lık Hidrojeni satabilseydim oksijenden daha çok para kazanırdım: $755. Hidrojen yakıt olarak kullanıldığı için daha değerli. Normalde 60 çeşit element var vücudumuzda ama bunlardan 7 tanesi %99’umuzu oluşturuyor. Geriye kalan %1’in içinde neler var...</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/e3/bc/e3bc17df-d5cb-43a2-a508-a11b49a2f728.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Bu gezegendeki 16770. günüm. Doğduğumdan beri 174 cm uzunluğa ve 63 kg ağırlığa ulaştım. Ekonomik olarak değerim $1839.&lt;br /&gt;Evet. Bir tartışmada bana “sen kaç paralık adamsın?” diye sorsalar verebileceğim cevap bu: $1839.&lt;br /&gt;Bunu vücudumdaki kimyasal elementlerin miktarına bakarak hesapladım. Yarısından fazlası Oksijen. Bildiğiniz, havadan soluduğumuz Oksijen. Yani aynı zamanda boş bir adamım. Sahip olduğum 38.5 kg Oksijeni satabilseydim, $116 ederdi. Ondan çok daha az olsa da vücudumdaki 6.5 kg’lık Hidrojeni satabilseydim oksijenden daha çok para kazanırdım: $755. Hidrojen yakıt olarak kullanıldığı için daha değerli. Normalde 60 çeşit element var vücudumuzda ama bunlardan 7 tanesi %99’umuzu oluşturuyor. Geriye kalan %1’in içinde neler var, neler…&lt;br /&gt;Mesela zehirli bir madde olan Arsenik var içimde. Normalde 1 gramı beni öldürmeye yeter. Ama 1 gram Arsenik için benim gibi 159 kişiden bu maddeyi toplamanız gerekir. İçimde altın da var. Herkesin içinde olduğu gibi. Birine “altın gibi bir kalbin var” dediğinizde kelimenin tam anlamıyla doğruyu söylemiş oluyorsunuz. Ama biraz abartıyorsunuz. Çünkü benim boyutlarımda 5291 kişi üzerinde madencilik yapıp da içindeki tüm altını çıkardığınızda 1 gram ediyor. Eğer 15873 kişi toparlayabilirseniz, 1 gram Uranyum da çıkartılabilir. Evet, içimizde çok az miktarda da olsa böyle radyoaktif elementler var.&lt;br /&gt;Sadece bendeki elementlerden işe yarayacak bir şeyler yapamaz mıyız? Yaparız. İçimdeki 702 gram fosforumla 3,5 milyon kibrit çöpünün ucunu kaplayabiliriz. 89 gram sodyumla 39 çay kaşığı tuz üretebiliriz. 87 gram klorla olimpik bir yüzme havuzunun 2 metresini temizleyebiliriz. 5 gram demirle bir çivi yapabiliriz.&lt;br /&gt;Eğer fiyatımı kimyasal elementlerin satışından değil de içimdeki atomların sayısından belirleseydik ne olurdu? İşte o zaman sadece dünyanın değil, evrenin en zenginlerinden biri olurdum. Çünkü içimde 6.3 oktilyon atom var. Bu gerçekten de çok büyük bir sayı. 1 oktilyon bin kere trilyon kere trilyon demek. Gözlemlenebilir evrende 100 oktilyon yıldız var ve görebildiğiniz Barış’ta 6.3 oktilyon atom var. Bu atomların arasında da çok büyük boşluklar var, evrendeki yıldızların arasında boşlukların olması gibi.&lt;br /&gt;Bir tartışmada bana “ya sen ne boş bir adamsın” deseler verebileceğim cevap bu: evet, bomboş bir adamım.&lt;br /&gt;Gerçekten öyle. Eğer içimdeki tüm atomları birbirine değecek şekilde sıkıştırabilseydik beni göremeyeceğiniz kadar küçük olurdum. Kırmızı bir kan hücresi kadar. Damarlarınızda gezen kanın içindeki tek bir alyuvar kadar küçük…&lt;br /&gt;Peki, atomlardan değil, hücrelerden söz edelim o zaman… Bu gördüğünüz nokta Samanyolu Galaksisindeki yıldızların tamamı olsun: 0.1 trilyon yıldız. Dünyada bunun yaklaşık 30 katı kadar ağaç var: 3 trilyon ağaç yaşıyor gezegenimizde. Benim vücudumda bunun 7 katından daha fazla kırmızı kan hücresi -alyuvar- var: 22.3 trilyon. Eğer bunları yan yana dizebilseydim 178.164 km uzunlukta olurdu. Dünyadan Ay’a giden yolun neredeyse yarısını kaplayacak kadar hücre var içimde. Toplam 31.5 trilyon tane.&lt;br /&gt;Bu sizi etkilediyse bir de içimdeki mikrop sayısını vereyim: 100 trilyon. Yanlış duymadınız. Hücreden çok mikrop taşıyorum. Karaciğerim 1,5 kg, beynim 1.4 kg. Taşıdığım mikropların ağırlığı 1.3 kg.&lt;br /&gt;Bir tartışmada bana “ya sen ne mikrop bir adamsın” deseler verebileceğim cevap bu: evet, vücudumdaki mikrop sayısı hücre sayısından fazla, neredeyse beynimle aynı ağırlıkta.&lt;br /&gt;Bu mikroplar 2 milyon farklı ve özgün gen içeriyorlar. Oysa o çok övündüğüm cinsi, ırkı, karakteri ve daha pek çok şeyi belirleyen protein-kodlayıcı genlerimin sayısı sadece 20.000 tane. Yani içimdeki mikropların gen çeşitliliği benimkinden 100 kat daha fazla.&lt;br /&gt;Evde bulabildiğim en küçük kapasiteli SD kart bu: 8 GB. Benimkiler dahil toplam 10 kişinin DNA’sında bulunan tüm bilgileri bu minik karta kaydedebiliriz. DNA’mda 800 MB’lık bilgi var. Bu sayı size çok küçük mü geldi? O zaman şunu göstereyim. Evde bulabildiğim en büyük kapasiteli hard disk bu: 10 TB. Hayatım boyunca üreteceğim toplam 2.6 trilyon sperm hücresinde taşınan genetik bilgi 2 milyar TB olacak. Eğer onları spermlerle değil de hard disklerle iletmek zorunda kalsaydım bunlardan 200 milyon tane kullanmam gerekecekti.&lt;br /&gt;420 tane kirpiğim var. Kaşlarımda 600 tane kıl, kafamda 120.000 tane saç var. Ama vücudumdaki toplam kıl sayısı bundan çok daha fazla: 5 milyon tane.&lt;br /&gt;Bir tartışmada bana “ya sen ne kıl adamsın” deseler… Neyse, konuyu anladınız.&lt;br /&gt;Biliyorsunuz dünyanın üçte ikisi sularla kaplı. Benim de neredeyse öyle… %60’ım suyla dolu. Beni sıksanız 38 L su çıkar. 1.23 metre uzunluğundaki kalın bağırsaklarıma 2.46 metre uzunluktaki ince bağırsaklarımı ekleseniz boyumun iki katından daha fazla olur. Tek bir hücremdeki DNA’yı dizseniz 2.20 metre uzanır.&lt;br /&gt;İşleri biraz daha büyütelim. Organ ve dokular boyutunda vücuda bakalım. Beynimin 1.4 kg olduğunu söylemiştim. Mikroplarımdan 100 gramcık daha ağır. Kalbim sadece 300 gr, ama 120 gramlık mideme göre daha ağır. Akciğerlerim 1 kg, karaciğerim 1.5 kg. Derim 2.3, kanım 4.5 kg, kemiklerim 9.4, yağlarım ve diğer organlarım 23 kg.&lt;br /&gt;Vücudumdaki bu en büyük kütlenin hücreleri bugüne kadar 7 kez değişti. Onların ömürleri benimkinden farklı. 2920 gün yaşayıp ölüyorlar. 1.5 kg’lık karaciğerimdeki hücrelerse tam 50 kez değişti. 337 gün yaşayıp ölüyorlar. Her yıl yepyeni bir karaciğerim oluyor. Tüm bu organları kaplayan deri hücrelerim 621 kez değişti. Çünkü bu hücreler sadece 27 gün yaşayıp ölüyorlar.&lt;br /&gt;Bir tartışmada bana “ya sen ne kadar değişmişsin, eskiden böyle değildin” deseler verebileceğim cevap bu: evet, sadece gördüğün kısmım, kabuğum, dış yüzeyim bile her ay değişiyor, yenileniyor. Bir de içimdekileri bilsen… Midem bugüne kadar 3354 kez değişti. Daha bu sabahtan beri beynim 1500 yeni nöron üretti. Değişiyorum tabi.&lt;br /&gt;Her gün kan, ter ve gözyaşı dökerek daha farklı biri olmaya çalışıyorum. Kelimenin tam anlamıyla. Bugüne kadar 15 L göz yaşı, 6561 L ter ve toplam 110 milyon L’lik kan ürettim. Bunlarla 44 olimpik havuzu doldurup içinde yüzebilirsin. Çıktıktan sonra hemen duşa gir, çünkü köşede ürettiğim dışkılar duruyor. 10 tane telefon kulübesi var görüyor musun? İşte onların içi olduğu gibi 2581 kg.’luk dışkıyla dolu. Arka taraftan çıkan katı olanıyla… Diğer türdeki dışkıları yani 18623 L. sıvıyı ve 20503 L. gazı saymıyorum çünkü onlar çoktan havaya ve suya karıştılar bile.&lt;br /&gt;Saçlarımı hiç kesmeseydim şimdiye kadar 5.47 metre olurdu. Tırnaklarımı hiç kesmeseydim, en hızlı uzayan orta parmağımın tırnağı 1.52 metre olurdu.&lt;br /&gt;O yüzden bir tartışmada bana hareket yapmadan önce bir kez daha düşünün.&lt;br /&gt;Peki bu ben miyim? Bugüne kadar 1.7 milyar kez kalbim attı. 446 milyon kez nefes aldım. 282 milyon kez göz kırptım. 251520 kez esnedim. 251521. 226368 kez yellendim. 20122 kez hapşırdım.&lt;br /&gt;Bu hesaplamaları çeşitli ortalamalara göre yaklaşık olarak yaptım. Doğum tarihinizi, cinsiyetinizi, boyunuzu ve kilonuzu girerek internetteki pek çok kaynaktan kendiniz için benzer hesaplamaları siz de yapabilirsiniz. Aşağıya benim kullandığımı link olarak ekledim.&lt;br /&gt;Peki ben bu muyum? Söyledikten birkaç saniye sonra unuttuğum bir sürü sayı. Beni kimyasal elementlerime ayırıp satsanız $1839 ediyor. Sizinkinde de çok farklı çıkmayacaktır. Malvarlığı 160 milyar dolar olan Jeff Bezos’unkini hesapladım $2043 çıktı. Dünyanın en zengini bile kaç paralık adammış, öğrenmiş olduk.&lt;br /&gt;Ama galiba soruları doğru sormak lazım. Bu cümledeki adam yerine insanı, para yerine değer kelimesini koymak lazım.&lt;br /&gt;Bir sonraki tartışmada karşınızdakine “kaç paralık adamsın?” diye sormak yerine “ne kadar değerli bir insansın” demeyi deneyin.&lt;br /&gt;Çünkü ne kadar tırnak, ne kadar saç ürettiğimizi değil; ne kadar değer ürettiğimizi ölçmek lazım. Ama bu hiç de kolay değil.&lt;br /&gt;Bugün, bu gezegendeki 16770. günüm. Bunca gün içerisinde 6.3 oktilyon atomum, 100 trilyon mikrobum, 31.5 trilyon hücrem, 5 milyon kılımla birlikte değiştim. Kaç paralık adamım bilmiyorum. Ama bana miras kalan 800 MB’lık DNA’yı ve her gün 1500 yenisini eklediğim beynimdeki 100 milyar nöronu kullanarak sadece içimde değil, dışımda da bir değer üretmeye çalışıyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;iframe src=&quot;https://www.youtube.com/embed/rX2Cl0SvJP8?autoplay=0&amp;loop=0&amp;mute=0&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;
  &lt;/figure&gt;

</content></entry><entry><id>barisozcan:kVL0s9sg8</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/kVL0s9sg8?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>10 kitap tavsiye 10.000 kitap hediye</title><published>2020-06-21T08:15:05.285Z</published><updated>2020-06-21T08:15:05.285Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/2d/de/2dde6f35-4b0b-4432-94c1-6c0f29170feb.png"></media:thumbnail><tt:hashtag>kitap</tt:hashtag><tt:hashtag>edebiyat</tt:hashtag><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/d0/5a/d05a0218-8563-472a-aee9-510998754570.jpeg&quot;&gt;Bugüne kadar sizlere pek çok kitap tavsiye ettim. Bugün de edeceğim. Ama bu kez sıra dışı bir dönemdeyiz. Belki de 21. Yüzyılda yaşanacak en zor yılın içindeyiz. Pek çoğumuzun evine kapandığı bugünlerde, bazılarımız kapanamıyor. Çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor. Bazılarımız yeme-içme, gıda gibi temel ihtiyaçlarını bile gidermekte zorlanıyor. Bunun için pek çok toplumsal destek organizasyonu başlatıldı ve saydığım bu zorunlu ihtiyaçların giderilmesi için dayanışma kültürünün çok güzel örnekleri veriliyor. Bana göre okumak da en temel ihtiyaçlardan biri fakat böylesi günlerde herkesin kitaplara erişimi o kadar da kolay olmuyor. O yüzden gelin birlikte bir hediye hareketi başlatalım. Okumak isteyip de kitaplara erişemeyenlere bizler...</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/d0/5a/d05a0218-8563-472a-aee9-510998754570.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Bugüne kadar sizlere pek çok kitap tavsiye ettim. Bugün de edeceğim. Ama bu kez sıra dışı bir dönemdeyiz. Belki de 21. Yüzyılda yaşanacak en zor yılın içindeyiz. Pek çoğumuzun evine kapandığı bugünlerde, bazılarımız kapanamıyor. Çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor. Bazılarımız yeme-içme, gıda gibi temel ihtiyaçlarını bile gidermekte zorlanıyor. Bunun için pek çok toplumsal destek organizasyonu başlatıldı ve saydığım bu zorunlu ihtiyaçların giderilmesi için dayanışma kültürünün çok güzel örnekleri veriliyor. Bana göre okumak da en temel ihtiyaçlardan biri fakat böylesi günlerde herkesin kitaplara erişimi o kadar da kolay olmuyor. O yüzden gelin birlikte bir hediye hareketi başlatalım. Okumak isteyip de kitaplara erişemeyenlere bizler yardımcı olalım.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu amaçla bugün belki bir kısmını bildiğiniz, okuduğunuz, benim bu kanalda daha önce tanıttığım bazı kitapları seçtim. Her evin kütüphanesinde olması gerektiğini düşündüğüm bir seçki bu. İçlerinde sadece Türk edebiyatından değil Kırgız, Lübnan, Rus ve Fransız edebiyatından da çok güzel örneklerin olduğu kitaplar bunlar. Hatta en sevdiklerimden birinin yazarı Khaled Hosseini Afganistan doğumlu. Bu romanlar hem dünya kültürlerini ve farklı bakış açılarını anlayabilmek, hem de okuma alışkanlığı kazanabilmek için bence çok doğru bir başlangıç. Öte yandan eğitim konusunu çok önemsediğim için bu konuda Atatürk’ün okulların müfredatına konulmasını istediği çok önemli bir kitabı da ekledim. Küçük yaşlardaki arkadaşlarımızın bilimle eğlenceli deneyler yaparak tanışabilmesi için de bir kitap var. Birazdan bu kitaplar hakkında daha ayrıntılı bilgiler de vereceğim ama önce şu hediye hareketini nasıl uygulayabileceğimizi bir konuşalım.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu video için bana sponsorluk teklifinde bulunan “Benim Kitap Merkezim” kısaca BKM Kitap yetkililerine, ben de karşı bir teklifte bulundum. &lt;em&gt;“Sponsorluk bedeliyle kitap satın alıp dağıtabilir miyiz?”&lt;/em&gt; dedim. Onlar da bunu sevinerek kabul ettiler, zaten kendi kurumsal kültürleriyle de bunun çok güzel örtüştüğünü söylediler. Kendi kurucularının hikayesiyle beni tanıştırdılar. Anadolu’da büyüyen; kalemi, silgisi olmadan okuma öğrenen ve ilk kitabına ancak ortaokul yıllarında kavuşabilen bu gencin hikayesi zorluklarla devam etmiş ama bugün Avrupa’nın en büyük kitabevine dönüşmüşler. Bursa’daki 5000 metrekarelik şubesi o kadar büyük ki içinde koşarak olimpiyatlara bile hazırlanabilirsiniz. Bugünlerde fiziksel mekanlarda buluşmak yerine web sitelerinin sayfaları arasında buluşmak daha doğru olur zaten orası da milyonlarca kitaptan oluşan oldukça geniş bir kataloğa sahip.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Kısaca BKM Kitap bu videoya sponsor oldu, ben de size sponsor oluyorum. Hazırladığım listedeki 10 kitaplık paketten 1000 tane alıyorum ve sizlere gönderiyorum. Gönül isterdi ki toplamda bu 10.000 kitabı 10.000 ayrı kişiye gönderebilelim. Ancak gönderim ücretleri bazen kitabın kendisinden bile daha pahalı olduğu için bu fikirden vazgeçmek zorunda kaldım. BKM Kitap yetkilileri dileyenlere hediye kartı da verilebileceğini söyleyince şöyle bir kurgu yapmaya karar verdim. Aşağıda vereceğim linke tıklayıp çekilişe katılacaksınız. Bu link bu videonun yayına girdiği Pazar sabahı saat 09:00’dan 20 Nisan Pazartesi saat 21:00’e kadar 36 saat aktif olacak. Orada size bu kitap paketini mi yoksa hediye kartını mı istersiniz şeklinde bir soru var. Belki bu kitapları zaten okumuş olabilirsiniz. Ya da öğrencisinizdir ve sınavlara hazırlıkla ilgili başka bir ihtiyacınız vardır. BKM Kitap gerçekten de çok çeşitli kategorilerde milyonlarca kitabı oldukça ekonomik bir şekilde sunuyor. Eğer hediye kartını tercih ederseniz ve çekilişte kazanırsanız kendi listenizi oluşturup alabilirsiniz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu gönderimi yapabilmek için sizden adres ve telefon bilgisi de istenecek, ancak bu bilgiler sadece çekiliş sonrasında kazanırsanız adresinize gönderim yapabilmek için kullanılacak. Kazananlar 21 Nisan Salı günü sadece isim olarak açıklanacak ve bu kitaplar ya da hediye kartını tercih ettiyse kendi seçtiği kitaplar adreslerine gönderilecek. Bunun dışında hiçbir şart aramıyorum. Bu kanala abone olmanıza ya da bir şeyleri beğenmenize gerek yok. Tek bir ricam var, kitaplar size ulaştıktan sonra onları okuyun. Dilerseniz başkalarına da örnek olmak için #TürkiyeOkuyor etiketiyle sosyal medyada paylaşın. Okuduktan sonra bu 10 kitabı 10 farklı kişiye hediye edin. İçinizdeki okuma tutkusunu, her türlü virüsten daha hızlı yayılacak şekilde başkalarına da bulaştırmaya değil ama ulaştırmaya çalışın. Eğer imkanınız varsa bana destek olun, en azından bu çekilişi ihtiyacı olanlara duyurun ya da daha da iyisi hazırladığım bu paketi ya da kendi paketlerini yapabilmeleri için bir hediye kartını siz alıp 1001. Kişiye hediye edin. Klişe gibi geliyor biliyorum ama ben de çok düşündüm bu konuda ve artık eminim. Dünyanın en güzel hediyesi kitap.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;O zaman bu kitaplar üzerine konuşalım biraz. Bu kitapların her evin kitaplığında bulunması gerektiğini düşünüyorum. Böyle düşünüyorum çünkü “İnsana yön veren şey nedir, insana ne verilmemiştir, insan ne ile yaşar?” sorularını bize sordurtan Tolstoy’dan kısa hikayeler yer alıyor &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=gKcXGgMSHDI&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bir tanesinde&lt;/a&gt;…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu kanalda &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=nODG680lAFs&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;ilk tanıttığım kitaplardan biri&lt;/a&gt; olan “Satranç” izole günlerde daha da bir anlam kazanıyor. Geçen yüzyılın en önemli olayı 2. Dünya Savaşı sırasında yazılan bu kitap yüzeyde bir satranç maçını anlatırken, derinlerinde o günlerin yıkıcılığını bize hissettiriyor. Bir kez daha okursak şu sözü daha iyi anlayacağız galiba: “Yeryüzünde hiçbir şey hiçlik kadar insan ruhuna baskı kuramaz.” Peki bu baskıdan kurtulabilmek için kitaptaki karakterin bulduğu çözüm ne? Onu da okuduktan sonra siz yazın aşağıya…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Lübnan doğumlu filozof, şair ve ressam Halil Cibran’ın bu kitabı 20. Yüzyılın en çok okunan ve hediye edilen eserlerinden biriydi. Beatles grubunun solisti John Lennon’dan tutun, Elvis Presley’e kadar müzik dünyasının önde gelen pek çok ismi bu kitaptan etkilenip şarkılar yazmıştır. Elvis’in sevdiklerine en çok verdiği hediyelerden biri &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=n0NkWKCbvpI&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bu kitapmış&lt;/a&gt;.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hikaye, roman ve felsefe kategorisindeki bu üç kitaptan sonra bir de bilim kitabımız var: Eğlenceli bilimsel deneyler. 8 yaş ve üstündeki herkesin elini taşın altına koyarak, deney yaparak bilim dünyasıyla tanışabileceği güzel bir kitap bu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Dünyanın en tehlikeli yerlerinden biri olarak kabul edilen Afganistan’ın başkenti Kabil’in Vezir Ekber Han bölgesinde yaşayan bir Peştun olan Emir adında bir çocuğun hikayesi var sırada: &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=Bz9hG3GZzZU&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Uçurtma Avcısı&lt;/a&gt;. Bunu okuduğunuzda belki biraz gözyaşı dökeceksiniz ama aklınızdan hiç çıkmayacak bazı cümlelerle de tanışacaksınız. Ayrıntılı videosunu yapmıştım, ayrıca kitaptan uyarlanan bir film de var. Mutlaka okuyun, izleyin.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Kırgız Türkçesiyle yazılmış sıradaki kitabımızın orijinal adı “ak keme.” Beyaz gemi. Türk kültür zenginliğini dünyayla tanıştıran belki de en önemli yazarlardan biri olan Kırgız edebiyatçı Cengiz Aytmatov’un en güzel kitaplarından biri bu. Issık Gölü civarında yaşayan küçük bir çocuğun hikayesini anlatan bu kitap MEB Yüz Temel Eser arasında okullara ve öğrencilere de tavsiye edildi.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Orta Asya’nın beyaz gemisinden Batı dünyasının “&lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=exsCC1_jHIw&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Küçük Prens&lt;/a&gt;”ine geçelim şimdi de… Bu listede en bilinen kitap olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü dünyanın en bilinen kitaplarından biri. 361 dil ve lehçeye çevrilmiş. Hakkında sayısız uyarlama da yapıldı. Ama eserin bir nüshasının kitaplığınızda bulunmasında fayda var. Hala duymamış, okumamış da olabilirsiniz, bunun için daha önce hazırladığım videoya göz atabilirsiniz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir zamanlar bir bataklık ülkesi vardı: Suomi. Bizim bildiğimiz adıyla Finlandiya. Bugün eğitim konusunda dünyanın en başarılı ülkelerinden biri olarak kabul ediliyor ama bir zamanlar öyle değildi. Onların başarı hikayesini Rus yazarın kaleminden okuyoruz. Geçen yüzyılda kalkınmak için büyük adımlar atmaya çalışan her ülke gibi bizim ülkemizin de dikkatini çekmiş ve Atatürk zamanında ilk kez Türkçeye çevrilmiş. Öğrencilere ve öğretmenlere tavsiye ediliyor genellikle ama ben hayat boyu eğitime inanan &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=3l1I_Hwll_Y&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;herkesin okuması gerektiğini&lt;/a&gt; düşünüyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Daha önce tanıttığım &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=nxfncjYbkCU&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;sıradaki kitapla&lt;/a&gt; ilgili sadece şu kısmı okumakla yetineceğim: “İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Listedeki son kitabı çok sevdiğim bilimkurgu yazarı Jules Verne’den seçtim. Denizlerin altında dış dünyadan izole bir yaşamı çok uzun bir süre önce yazmıştı. Hatta astronotların karantina günlerine ilişkin tavsiyeleriyle ilgili yaptığım videoda Avrupa Uzay Ajansı’ndan bir astronot da yine bunu tavsiye etmişti. Konusu ilginç, belki bundan uyarlanan filmlerden birini de izlemiş olabilirsiniz. Ancak şu günlerde farklı bir psikoloji içerisindeyiz. Şöyle düşünün, denizlerin altı en az uzay kadar keşfedilmeye muhtaç durumda. Öyle ki Ay’a ayak basan insan sayısı okyanusların en derin noktasına inen insan sayısından daha fazla. Biraz klostorofobik bir ortam belki ama empati kurmak bizim için çok daha kolay şu günlerde. Belki bizler de kendi derinliklerimizi keşfetmek için kendi iç denizlerimizde böyle bir macerayı göze alabilme cesaretini göstermeliyiz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Umarım benimle bu yolculuğa çıkarsınız. Umarım seçtiğim bu kitaplar sizlerden en çok ihtiyacı olanlara ulaşır ve onlardan da başkalarına geçer. Umarım bu hediye hareketine siz de katılırsınız ve dünyanın bu en zor günlerinde sevdiklerinize dünyanın bu en güzel hediyesini verirsiniz.&lt;/p&gt;
  &lt;tt-tags&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;kitap&quot;&gt;#kitap&lt;/tt-tag&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;edebiyat&quot;&gt;#edebiyat&lt;/tt-tag&gt;
  &lt;/tt-tags&gt;
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;iframe src=&quot;https://www.youtube.com/embed/mMH8yaEwL44?autoplay=0&amp;loop=0&amp;mute=0&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;
  &lt;/figure&gt;

</content></entry><entry><id>barisozcan:5Bj4t2urT</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/5Bj4t2urT?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>Komedi dizilerinden kahkaha efektini çıkartırsak ne kalır?</title><published>2020-06-19T12:36:14.935Z</published><updated>2020-06-19T12:36:14.935Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/a9/06/a9069118-1ab5-4c0a-b3aa-8a0f036d9b72.png"></media:thumbnail><tt:hashtag>sanat</tt:hashtag><tt:hashtag>sinema</tt:hashtag><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/a9/8e/a98e9fee-b8fe-4595-ac30-f8edb196c53c.jpeg&quot;&gt;Bir iskelet doktora gitmiş, doktor “artık çok geç” demiş.</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/a9/8e/a98e9fee-b8fe-4595-ac30-f8edb196c53c.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Bir iskelet doktora gitmiş, doktor “artık çok geç” demiş.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu kahkaha efektleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle komedi dizilerinde bol bol duyuyoruz. Sizce bu dizileri izleyen bizlerin zekasına bir hakaret mi? Yoksa tıpkı bir müzik ya da başka ses efektleri gibi prodüksiyonun kalitesini arttıran bir araç mı? Durun hemen cevap vermeyin, çünkü bu konuyla ilgili yaptığım araştırmada o kadar ilginç sonuçlara ulaştım ki üzerinde biraz daha düşünmemizi gerektirebilir. Bu konuda sadece araştırma değil bir de deney yaptım. Şimdi size “Avrupa Yakası” dizisinden küçük bir bölümü oynatacağım. Ama bu küçük bölümün üzerinde bir değişiklik yaptım. Bakalım izlerken nasıl hissedeceksiniz?&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Günaydın.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Günaydın.&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Kahve ister misin?&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Sence?&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Sizce komik mi bu sahne? Açıkcası dizinin türü hakkında bilgisi olmayanlar varsa bunu bir gizem/gerilim hikayesi olarak bile algılayabilir. Şimdi aynı sahneyi bir de yayınlandığı orijinal biçimiyle tekrar izleyelim.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;(Kahkahalar)&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Günaydın. (Kahkahalar)&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Günaydın.&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Kahve ister misin? (Kahkahalar)&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Sence?&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;17 saniyelik bu parçanın içinde 4 replik ve biri uzun 3 kahkaha vardı. Tabiki karakterlerin durumu, geçmiş tecrübeleri ve aralarındaki ilişkiler de bizi güldürüyor, adı üstünde “durum komedisi” deniyor bu türe ama yine de genellikle kahkaha efektleri de hiç eksik olmuyor bu durumlarda. Ben buna “sesle gıdıklamak” diyorum. Biri bizi gıdıkladığında kendimizi gülmekten alıkoyamayız ya bu ses efektlerini duyunca da ister istemez gülmek zorunda kalıyoruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu konuda bir deney daha yaptım ama onu en sona koyacağım çünkü anladığım kadarıyla şu anda oldukça popüler bir dizi ve telif konusunda bir problem yaşanırsa videonun sonundan kesip atabilirim belki. Eğer telif hakkı sahibi bu kısmı izliyorsa kötü bir niyetim yok bunu gerçekten eğitim amacıyla yapıyorum. Zaten sizin diziyi de YouTube Türkiye trendlerinin bir numarasında olduğu için buldum, seveni çok demek ki: Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz. IMDB’de tür olarak suç ve drama yazılmış. Zaten bölümün adı da: “Masada büyük hesaplaşma!” Gayet gerilimli bir ortamda hesaplaşan karakterlerin olduğu böyle bir kurguya kahkaha efekti eklersek ne olur? Sorusu sizin de aklınıza takılıyorsa biraz bekleteceğim sizi.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Avrupa Yakası gibi bazı durum komedilerinde bu efektler sonradan kurgu masasında ekleniyor. Ama bu türün bence en iyi örneği olan Seinfeld ya da Big Bang Theory gibi dizilerde bunlar sonradan eklenen bir ses efekti değil, gerçek zamanlı olarak kaydedilen kahkahalar. Çünkü bu diziler izleyici karşısında çekiliyor. Ben iki kez bu tür çekimlere izleyici olarak katıldım. Gerçekten çok enteresan bir deneyim. Herşeyden önce canlı izleyici olabilmek için aylar öncesinden başvuru yapıyorsunuz. Bu çekimlere katılmak ücretsiz, dolayısıyla başvuru yapan çok sayıda insan oluyor. Eğer davet edilirseniz öğleden sonra 5:00 civarında sizi stüdyoya alıyorlar. Orada dizide gördüğümüz setlerin hemen arkasına 250-300 kişinin oturabileceği bir alan yapıyorlar. Tiyatro gibi ama koltuklar o kadar rahat değil. Set ekibi son hazırlıklarını yaparken siz de yerinize oturuyorsunuz. Seyircilerin üstüne onların tepkilerini kaydeden mikrofonlar yerleştiriliyor. 25 dakikalık bir dizinin çekimi 5-6 saat yani gece yarısına kadar sürebildiği için size atıştıracak bir şeyler ikram ediyorlar. Bir de sadece bu görünmeyen izleyici kitlesiyle ilgilenen biri var. &lt;a href=&quot;https://youtu.be/pEKm54STV2Q?t=190&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Şu adam&lt;/a&gt;. O da izleyiciler gibi dizide görünmüyor. Ama inanın en az dizide oynayan oyuncular kadar önemli. Hatta o oyuncuların bazılarından daha komik olduğunu söyleyebilirim. Çünkü görevi izlemeye gelen kişileri kıvama sokmak. Onların kahkaha fitilini ateşlemek. Adamın mesleği bu: “kitle güldürücülüğü.” O sitcom senin bu sitcom benim dolaşıp 6 saatlik çekimlerde izleyicilerin sıkılmaması ve gülüşlerinin her daim taze kalması için çabalıyor. Benim katıldığım çekimlerde de tam bu kişi vardı ve 20 yıldır profesyonel olarak sadece bu işi yaptığını söylemişti. Aslında benzer şekilde toplulukları havaya sokan kişileri başka tür etkinliklerde, hatta mitinglerde filan bile görürüz. Araştırmalarımda bunun binlerce yıllık bir meslek olduğunu buldum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;M.Ö. 300 yıllarında Atina’daki tiyatrolarda komedi müsabakaları düzenlenirmiş. Bunlara katılanlar arasında özellikle iki tanesi Philemon ve Menander çok meşhurmuş. Fakat her seferinde ne hikmetse Philemon kazanırmış. Daha komik olduğu için değil. İzleyici kitlesinin arasına kendi esprilerine gülen adamlar yerleştirdiği için. Daha sonraları Roma İmparatoru Nero bu tür kişileri yetiştiren bir okul bile açmış: &lt;a href=&quot;https://www.britannica.com/art/claque&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Şakşakcılar okulu&lt;/a&gt;. O okulda yetişen ve sözlerini alkışlayan, esprilerine gülen 5000 kişilik bir şakşakcı grupla dolaşır ve yaptığı konuşmalarında halkı havaya sokmalarını sağlarmış.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte antik Yunan ve Roma döneminde başlayan bu gelenek modern TV sitcomlarına kadar gelmiş. Dizinin oyuncuları, kendilerine gülüp alkışlayan bir izleyici kitlesi karşısında bir filmdeymiş gibi değil de bir tiyatro oyunundaymış gibi rollerini canlandırıyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bunu kesintisiz olarak yapabilmeleri için teknik bir format geliştirilmiş. Aynı anda 3 kamerayla çekiliyor. Bunlardan biri genel sahneyi kaydederken diğer ikisi karakterlerin yakın planlarına odaklanıyor. Böylece bir sahneyi hiç kesmeden kaydedebiliyorlar. Oysa normal film ve diziler böyle çekilmez. Her plan ayrı ayrı tek kamerayla kaydedilir. Hatta yeşil perde teknikleri sayesinde aynı sahnedeki iki oyuncunun aynı yerde olmasına bile gerek kalmaz. Birinin oyunu bir gün diğerininki başka bir gün, başka bir ülkede kaydedilebilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;3 kameralı sitcom formatı tiyatroya biraz daha yakın bir deneyim sağlıyor. İzleyicilerin kahkahaları sadece oyuncuları havaya sokmaya yaramıyor. Dediğim gibi bu sesler kaydedilerek bizim TV’den izlerken duyduğumuz o kahkaha efektlerine dönüşüyor. Dizileri bu formatta çekebilmek sanıldığından çok daha zor. İlk kez 1951 yılında “I love Lucy” dizisinde denenmiş. Ancak Amerikalı yapımcılar 3 kamerada da aynı ışığı yakalayabilmekte zorlandıkları için Almanya’dan bir görüntü yönetmeniyle çalışmışlar: Karl Freund. Kendisi sinemanın ilk dönem şaheserleri sayılan Metropolis ve Dracula gibi filmlerin sinematografisini yapan kişi. Sen kalk Almanya’da bilimkurgu ve korku filmi türlerinin ilk örneklerini geliştir, sonra da git Amerika’da sitcom yap. Olacak iş mi şimdi bu? Olmuş. I love Lucy’nin &lt;a href=&quot;https://youtu.be/CTVls0hqjgw?t=72&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bir sahnesinde&lt;/a&gt; oyuncular hiç konuşmamasına rağmen izleyiciler 115 saniye -neredeyse 2 dakika boyunca- kesintisiz gülüyorlar. Bunu sadece durumun komikliğiyle izah edebilir miyiz?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;1974’te sosyal psikoloji alanında yapılan &lt;a href=&quot;https://www.nytimes.com/2003/12/28/magazine/the-lives-they-lived-making-us-laugh.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bir araştırma&lt;/a&gt; kahkaha sesinin esprileri ve durumları olduğundan daha komik algılattığını ortaya koymuş. “Conformity pressure” başlığı altında incelenen bu kavramı çevreye uyma davranışı şeklinde çevirebiliriz sanırım. Odadaki birisi esnerse, siz de esnersiniz. Gülerse siz de gülersiniz. O yüzden gülmek bulaşıcıdır denir ya. İşte bir duruma gülündüğünde olduğundan daha komik algılanıyor. Öyle algılanınca daha çok gülünüyor ve bir süre sonra insanları az önceki örnekte olduğu gibi kahkaha krizine sokabiliyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte 50’li yıllarda bunu keşfeden bir girişimci işi şansa bırakmak istemeyip bir de bunun makinesini icat etmiş. Charles Douglass insanların kahkahalarını kaydedip bunu bir enstrümana dönüştürmüş. Adına da “kahkaha kutusu” demiş. Adam bu icadı çalınmasın diye büyük bir gizlilik içinde çalışırmış. O stüdyo senin bu stüdyo benim dolaşıp komedi dizilerine kahkaha sesi üretip satarmış. Olur da makinesi bozulursa kutuyu herkesin önünde açmamak için onu tuvalete götürüp tamir edermiş. Bu gizlilikle neredeyse 30 yıl boyunca bu işten tek başına ekmeğini çıkarmış. Taştan değil, kutudan. Şimdilerde bir cep telefonuyla bile yapılabilecek bir iş bu düşünün. Ama o zamanlar için büyük icat. Sonradan 80’li yıllarda başka girişimciler de benzer aletleri icat etmişler. Hatta ben bunlardan bir tanesini TRT müzesinde görmüştüm.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Şimdi sizin en çok merak ettiğiniz bir makineye dönelim. &lt;a href=&quot;https://youtu.be/RzTRa-9fhTI?t=67&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Bir efekt konsolu&lt;/a&gt;. &lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Zaten Hollywood’un ses efektçisi Charles Douglass’ı varsa bizim de anlı şanlı efektörümüz Korkmaz Çakar vardır.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Efektör Korkmaz Çakar.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Çocukluğum bu radyo tiyatrolarında onun adını duymakla geçti. Bir zamanlar bu meslek çok önemliydi. İzleyicilerin tepkisini yansıtan efektleri eklemek hala çok önemli. Abartmamak kaydıyla. Bazı TV yapımları sadece kahkahayla değil daha pek çok gıdıklayıcı araçla izleyicilerini güldürmeye, eğlendirmeye çalışıyor. Mesela Kore’de yayınlanan &lt;a href=&quot;https://youtu.be/eHuFs05_XKg?t=107&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bir programda&lt;/a&gt; müzik ve kahkaha efektlerine bir de emojiler eklenmiş. Adeta nerede gülmesi gerektiğini bilemeyen izleyicisine “bak burada tam şu noktaya güleceksin” der gibi.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu durum bizim için komik mi, yoksa üzücü mü? Nerede gülmemiz gerektiğini bile düşünemiyor muyuz?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ben canlı izleyici karşısında doğal olarak duyulan tepkileri aynı kategoriye koymuyorum. Cem Yılmaz’ın gösterilerinde ya da “Güldür Güldür Show”da kaydedilen görüntülerde izleyicinin tepkisini duymak işleri kolaylaştırsa da biraz daha samimi geliyor bana.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;3 kameralı sitcom dizilerinde izleyicili çekim yapmanın bir fonksiyonu daha var. İzlediğim çekimlerde bir sahneyi çektikten sonra birdenbire ara verildi. Bu arada orada sadece teknik ekip değil, yönetmen ve senarist gibi yaratıcı ekip de var. Senaryoyu alıp üzerinde değişiklikler yaptılar ve sahneyi tekrar çektiler. İşte o ara sırasında anladık ki yönetmen ya da senarist izleyicinin tepkisini yeterli bulmadığı için senaryo üzerinde değişiklik yapabiliyor. Espriler anlaşılmıyor ya da yeterince güldürmüyorsa değiştirilebiliyor. Bir anlamda dizi çekimlerini izleyicinin katılımıyla sosyal bir deneye dönüştürülüyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Big Bang Theory dışında Friends, Two and a Half Men, Fraiser, Everybody Loves Raymond ve benim favorim Seinfeld de bu formatta yani 3 kameralı sitcom formatında çekilen dizilere örnek olarak verilebilir. Bir de tek kamerayla çekilenler var: Brooklyn Nine-Nine, It’s Always Sunny in Philadelphia, My Name Is Earl, Parks and Recreation ve yine favorim The Office bu formatta. Bunlar canlı izleyici karşısında çekilmiyor. O yüzden çoğunda esprilerden sonra kahkaha sesi duyamazsınız. Duyduklarınız da Avrupa Yakası örneğinde olduğu gibi sonradan ses efekti olarak eklenmiştir. Bir formatın diğerine üstünlüğünden söz edebilmek biraz zor, her ikisinin de iyi ve kötü örnekleri var. Ancak son yıllarda tek kameralı sitcomların sayısı artmaya ve kahkaha efektleri de azalmaya başladı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bunun yerine benim de favorilerim arasında yer alan Parks and Recreation ve The Office gibi dizileri popülerliği artıyor. Ben bunu izleyici kitlesinin evrimine bağlıyorum. Geçen yüzyılda herşey yeni yeni bulunuyordu ve fazla seçenek yoktu. Oysa günümüzün izleyicisinin önünde çok sayıda seçenek var ve bunlara ulaşmak çok daha kolay. Artık “dikkat, burada gülünecek, hazır ve gül” şeklinde bir dikteden hoşlanmıyoruz. Bunu zekamıza bir hakaret olarak algılıyoruz. Binlerce saat içerik tükettikten sonra artık bizler sıradan izleyici olmaktan çıktık. Profesyonel izleyicileriz. Bizi sesle gıdıklayarak güldürmeyi ucuz bir numara olarak görüyoruz. Daha sofistike, daha ince esprileri duymak istiyoruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;The Office dizisinde kahkaha sesleri yok. 3 kameralı karmaşık bir stüdyo formatı da yok. Yeni bir format icat edilmiş: Mockumentary. Sahte belgesel. Oyuncular kameranın kendilerini çektiğinin farkında. Hatta aralarda dönüp doğrudan ona konuşuyorlar. Ya da kaçamak bakışlar atıyorlar. Kameranın konumu bile önemli. Mesela &lt;a href=&quot;https://youtu.be/jTRC_FMzLoo?t=269&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bir bölümünde&lt;/a&gt; ofisin müdürü Michael’ın odasında dayanılmaz bir koku var. Michael bir yandan konuşurken bir yandan da kokuyu çaktırmamaya çalışıyor ama en sonunda dayanamayıp odasından kaçmak zorunda kalıyor. İşte tam o anda yapılan bir zoom outla anlıyoruz ki kamera bile en başından beri kokunun farkında olduğu için o odada değilmiş. Bizi güldüren şey biz farkına varmasak bile bu tür ince detaylar. Bizi mutlu eden şey, işin içine dahil edilmek. Aslında ofisteki o kamera biziz. Oyuncular aralarda kameraya değil bize kaçamak bakışlar atıyorlar. Senin farkındayız diyorlar. Farkındayız ve bu işte birlikteyiz. Bu açıdan düşündüğümüzde eskiden eklenen o kahkaha seslerinden ya da YouTube videolarının altındaki yorumlardan çok da farklı bir şey değil. Şimdilerde çok zor da olsa biz beraber yaşamak, beraber gülmek istiyoruz. Çünkü gülmek hemen her durumu daha yaşanılır bir hale dönüştürüyor.&lt;/p&gt;
  &lt;tt-tags&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;sanat&quot;&gt;#sanat&lt;/tt-tag&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;sinema&quot;&gt;#sinema&lt;/tt-tag&gt;
  &lt;/tt-tags&gt;
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;iframe src=&quot;https://www.youtube.com/embed/RYxfSkSyeeU?autoplay=0&amp;loop=0&amp;mute=0&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;
  &lt;/figure&gt;

</content></entry><entry><id>barisozcan:zbL3KwmJ0</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/zbL3KwmJ0?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>Bu yazarı tanıdınız mı?</title><published>2020-06-19T12:34:36.142Z</published><updated>2020-06-19T12:34:36.142Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/e0/7b/e07bd5ef-54a7-4038-9d9b-7a8b5cf8f5d3.png"></media:thumbnail><tt:hashtag>edebiyat</tt:hashtag><tt:hashtag>kitap</tt:hashtag><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/bd/6e/bd6eb886-7829-4b12-93be-03d14baebd03.jpeg&quot;&gt;Şimdi size anlatacaklarım, hala yaşamakta olan bir yazarın gerçek yaşam hikayesi. Başlangıçta ismini vermeyeceğim. Sonunda ismini verdiğimde de belki bir kısmınız “o kim?” diyecek, “Daha önce hiç duymadım.” Olsun, ben yine de anlatacağım, çünkü onun hikayesinde kendime ve size yakın bulduğum bazı noktalar var.</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/bd/6e/bd6eb886-7829-4b12-93be-03d14baebd03.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Şimdi size anlatacaklarım, hala yaşamakta olan bir yazarın gerçek yaşam hikayesi. Başlangıçta ismini vermeyeceğim. Sonunda ismini verdiğimde de belki bir kısmınız “o kim?” diyecek, “Daha önce hiç duymadım.” Olsun, ben yine de anlatacağım, çünkü onun hikayesinde kendime ve size yakın bulduğum bazı noktalar var.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Anlatacağım kişi sonradan milyonlarca satacak olan ilk romanını yazmadan önce de bir yazarmış. Ama kod yazarmış. Bilgisayar programcısıymış. Ta 1995’te, Warcraft 2 oyununun yazılım ekibinde &lt;a href=&quot;http://ftp.blizzard.com/pub/misc/Warcraft%202%20Battlenet%20edition.PDF&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;yer almış&lt;/a&gt;. Tabi her iş böyle efsanevi oyunları kodlamak kadar eğlenceli olmayabilir. Daha sonra çalıştığı &lt;a href=&quot;https://www.mobileiron.com/en&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;MobileIron&lt;/a&gt; şirketinde yaptığı iş gibi: ofis çalışanlarının cep telefonlarıyla kurumsal sistemlerin senkronize çalışmasını sağlayan Android yazılımları için kod yazmak. Daha söylerken bile uykumuz geliyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hayat böyle arkadaşlar. Öğrenciyken sıkıcı derslere katlanarak mezun olmaya çalışıyorsunuz, mezun olduktan sonra da sıkıcı işlere katlanarak yaşamınızı devam ettirmeye… Bunun neresi yaşamak?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Tam böyle düşündüğünüz ve karamsarlığa kapıldığınız zamanlarda sizi gerçekten neyin mutlu ettiğini düşünün. Ve o şeyi yapmak için yaşamınızda küçük bir alan oluşturmaya çalışın.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Size anlattığım yazar böyle yapmış. Kendisi için oluşturduğu küçük alan da bir web sitesi: &lt;a href=&quot;http://www.galactanet.com/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Galactanet&lt;/a&gt;. Sitenin tasarımını görünce hemen eleştirmeyin. 2000’li yılların başlarında amatör web sitesi tasarımları böyle oluyordu. Yazarımız kendi hayallerini bir &lt;a href=&quot;http://www.galactanet.com/comic/view.php?strip=125&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;çizgi roman&lt;/a&gt; formatında haftada 2-3 gün burada paylaşmaya başlamış. 2008 yılında bu çizgi romanın son bölümünü yayınlayınca altına şu notu düşmüş:&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;Bunlara yıllar önce başladığımda, bu kadar insanın saçma fikirlerimi herhangi bir biçimde dinleyeceğini hiç düşünmemiştim. Hepinize, çok teşekkür ederim.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;6 yıl boyunca yüzlerce bölüm çizgi roman yazıp çizip bunları o kendi küçük web alanından yayınladıktan sonra böyle bir notla karşılaşınca herhalde çok ünlü oldu diye düşünüyoruz öyle değil mi? Hayır. Bu kadar insan derken kendisini takip eden bir kaç yüz kişiden söz ediyor. O halde çok mu para kazandı? 6 yıl boyunca 600 küsür çizgi romanı insan boşu boşuna yazmaz. Hayır. Bunların hepsini tamamen ücretsiz olarak bu web sitesinden yayınlamış ve hala gidip ücretsiz olarak okuyabilirsiniz. Hatta 564. bölümünden sonra Adobe Illustrator’la yapmaya başladığı çizimlerin orijinal dosyalarını takipçilerinin isteğiyle zipleyip sitesine koymuş. Bir bakıma tasarımlarının kaynak kodunu yayınlamış.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte ben buna sanat derim. Ama sadece yaptığı çizimlere değil, çok da ahım şahım şeyler değil o çizimler. Yaptığı işe, davranış şekline sanat derim: “yaşama sanatı” bu. Bir yandan sıkıcı bile olsa çalışarak hayatını geçindirirken bir yandan da sevdiği bir konuda bıkmadan usanmadan bir şeyler üretmek. Yıllarca… Beklentisiz… Sadece o işi yapmak kendisini ve onu seven az sayıda da olsa kişiyi mutlu ettiği için…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Yazarın bu sitesinde bir de yaratıcı yazarlık bölümü var. O bölümde kısa hikayelerini yazıp paylaşmış. Bu hikayelerden özellikle bir tanesi var ki gerçekten çok etkileyici. Adı &lt;a href=&quot;http://www.galactanet.com/oneoff/theegg_mod.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;yumurta&lt;/a&gt;. Sonradan pek çok kişi tarafından başka dillere de tercüme edilen, kısa filmlere ve animasyonlara dönüştürülen bu hikayeyi ben de sizler için seslendirdim. Zipleyip aşağıya koydum. Dileyenler indirip dinleyebilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Yazarımızın kişisel web sitesinde yaptığı bir iş daha var. Uzun hikayelerini parça parça -arkası yarın- gibi yayınlamak. İşte 2008’de çizgi-roman projesini bitirdikten sonra 2009’da böyle bir hikayeyi yazmaya başlamış. Yazdıkça da bölüm bölüm web sitesine koymuş. Böylece bitirince bir roman haline gelmiş. Kişisel web sitesinden yayınladığı ve sadece 3000 kişinin okuduğu bir roman olmuş. Sonra okuyucuları demiş ki biz bunu web sitesinden okumakta zorlanıyoruz, sen bunu bastırırsan okuması daha kolay olur. Yayıncılık dünyasını bilenler bir romanı ya da herhangi bir kitabı bastırmanın ne kadar zor olduğunu da bilirler. Özellikle henüz isim yapmamış bir yazarsanız o ilk filtrelerden geçip kitabınızı yayınlatmak oldukça uzun ve zorlu bir süreçtir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hikayesini anlattığım ve henüz ismini vermediğim bizim yazar da gerçekten o zamanlar isimsiz bir yazar. Kendi web sitesinde yazdıkları dışında yayıncılık dünyasında hiçbir varlığı yok. O yüzden “doğrudan yayıncılık” teknolojilerini kullanmaya karar vermiş. Eylül 2012’de Amazon’da kendi kitabını kendi yayınlamış. Tabi herhangi bir yayıneviyle çalışmayıp doğrudan yayıncılık yapsanız bile bu işin bir masrafı var. Ücretsiz yayınlayamıyorsunuz. Bizim yazar platformun izin verdiği en düşük fiyatı koymuş kitabın etiketine: 99 cent. Eylül’den Aralık’a kadar 3 ayda 35000 tane satılmış bu kitaptan. Üstelik ücretsiz versiyonu hala yazarın kişisel web sitesinde herkese açıkken.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Eğer üzerinde çalışılmış ve okunmaya, dinlenmeye, izlenmeye değer bir fikriniz varsa o öyle ya da böyle bir yolunu bulur ve ortaya çıkar. Yeter ki siz daha çok okunmaya, daha çok dinlenmeye, daha çok izlenmeye, sevilmeye, popüler olmaya çalış—mayın! O hayallerinize, fikirlerinize odaklanın, onlara emek verin.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Kendi yayınladığı kitabı yavaş yavaş ilgi görmeye başlayınca bu kez bir yayınevi ve bir menajer bizim yazara ulaşmış. 4 gün içinde önce yayıneviyle sonra da bir film şirketiyle anlaşma imzalamış. &lt;em&gt;“Bir yandan bu anlaşmaları imzalarken bir yandan da ofisteki kübiğimin içinde yazılımlardaki bug’ları temizliyordum”&lt;/em&gt; diye anlatıyor. Yazılım dünyasını bilenler, koddaki hataları ayıklamanın işin ne kadar sıkıcı bir parçası olduğunu da bilirler.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Tabi bir film şirketiyle anlaşma imzalamak otomatik olarak kitabın filminin yapılacağı anlamına gelmez. Hatta çoğu zaman film şirketleri, kitaplar daha meşhur olmadan rakiplerine kaptırmamak için yazarıyla anlaşma yaparlar ama çok maliyetli olduğu için %90’ının filmini çekmezler. İşte bizim yazar da bu gerçeğin farkında bir şekilde ofisteki kübiğinde sıkıcı işini yaparken Cloverfield, World War Z gibi filmleri yazan senarist Drew Goddard onun kitabını senaryolaştırmaya başlar. Senaryo yazılırken bu kez Matt Damon “ben bu filmin başrolünde oynamak istiyorum” der. Hani şu meşhur Matt Damon.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bizim yazarın en önemli özelliklerinden birini söylemeyi unuttum. Kendisinde uçma korkusu var. Uçaklardan ödü kopuyor. Seyahat engeli olan böyle bir kişi için yaşam… Şimdilerde hepimizin yaşadığı gibi… Çoğunlukla evinde geçiyor. O ana kadar her şeyi evinden yapmış. Uçamadığı için ne menajeriyle, ne yayıneviyle, ne de film şirketinden herhangi biriyle senaristle, Matt Damon’la tanışmamış, yüz yüze görüşmemiş. Bütün bu gelişmeleri böyle uzaktan takip ederken bir gün yine telefonu çalmış ve yazdığı kitabı filme dönüştürecek olan yönetmenin Ridley Scott olacağını söylemişler. Hani içinde BladeRunner gibi klasiklerin de yer aldığı &lt;a href=&quot;https://www.google.com/search?q=ridley+scott+movies#wxpd=:true&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;şu filmleri&lt;/a&gt; yapan Sir Ridley Scott!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;“Dalga mı geçiyorsunuz?”&lt;/em&gt; diye bağırmış telefonda kendisine bunları söyleyen kişiye. Hiç yüz yüze görüşmediği bu insanlar muhtemelen kendisini kandırıyorlar diye düşünmüş. Ama hayır. Kitabını kendi kendine yayınladığı Eylül 2012’den yaklaşık 2 yıl sonra Kasım 2014’de filmin çekimleri kendisinin uçamadığı için gidemediği Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de başlamış.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir kısmınız verdiğim ipuçlarından bu yazarın, onun kitabının ve kitaptan uyarlanan filmin ne olduğunu araştırıp bulmuştur diye tahmin ediyorum. Geçmişte bu kanalda tavsiye ettiğim o filmi bazılarınız seyretmiş de olabilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Daha fazla uzatmayacağım ve açıklayacağım bu yazarın kim olduğunu ama önce bu videonun sponsorunun çok güzel bir hizmetinden kısaca bahsetmek istiyorum. Çünkü bu konuyla oldukça ilgili. Kitapyurdu’nun doğrudan yayıncılık yapabilmenizi sağlayan &lt;a href=&quot;https://bit.ly/kitapyurdudogrudanyayincilik&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bir web sitesi&lt;/a&gt; var: KDY, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık. Bu servisi kullanarak kitaplarınızı basılı olarak ücretsiz şekilde yayınlayabilir ve kitapyurdu.com sayesinde milyonlarca okura ulaşabilirsiniz. KDY hiçbir şekilde yazarlarından ücret talep etmiyor ve yayına hazır olarak gönderilmiş, yasal ve etik açıdan sorun içermeyen tüm dosyaları kitaplaştırıyor. Bunu da POD (Print on Demand) sistemiyle gerçekleştiriyor. Yani kitabınıza gelen günlük sipariş kadar üretim yapılıyor. Yazarlar %50 telif kazanabiliyor ve siparişlerle, telif ödemeleri sistem üzerinde şehir şehir anlık olarak yazarına raporlanıyor. Üstelik üretilen kitabın piyasadaki herhangi bir kitaptan fiziksel olarak hiçbir farkı yok. Hatta baskı makineleri yeni teknolojiye sahip olduğu için baskı kalitesi de yüksek oluyor. Doğrudan yayıncılık yapmak isteyenler için tamamıyla şeffaf ve yazarın kontrolünde bir yayın süreci vadediyor. Kitabını yayınlatmak isteyenler, tüm süreç hakkında bilgi sahibi olabilecekleri ve eserleriyle başvuru yapabilecekleri bu web sitesine &lt;a href=&quot;https://bit.ly/kitapyurdudogrudanyayincilik&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;açıklamalar bölümündeki linkten&lt;/a&gt; ulaşabilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;“Şunu unutmayın. Yazar olmak isteyen herkes olabilir. Hikayenizi yazın ve yayınlayın.” &lt;/em&gt;– Andy Weir, (&lt;a href=&quot;https://youtu.be/gMfuLtjgzA8?t=1395&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Google’da yaptığı&lt;/a&gt; konuşmadan)&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Gelelim bizim yazara. Az önceki sözleri söyleyen kişiye. Gündelik işlerine devam ederken bir yandan da kendine açtığı o küçük alanda yazdıkları birikti ve 2014’ün en iyi bilimkurgu romanına ve 2015’in en iyi bilimkurgu filmine dönüştü: Marslı. Yazarı Andy Weir’ın hikayesini anlattım sizlere. Bilgisayar oyunlarına ve çizgi-romanlara meraklı, kendi halinde bir yazılımcı. İronik olan şey uçmaktan delicesine korkan böyle birinin yarattığı karakter, bırakın uçmayı Mars’a inen ilk insanlardan biri oluyor. Fakat bir aksilik yaşanıyor ve birlikte gittiği diğer astronotlar dönerken o orada tek başına kalıyor. Issız bir adada mahsur kalanların hikayesini çok duyduk. İşte bu kez koskoca bir gezegende tek başına kalan bir karakterin duygularını onun günlüğünden takip ediyoruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;“Hiçbir şeyde ilk olmayı beklemiyordum. Oysa şimdi koca bir gezegende tek başına kalan ilk kişi benim.”&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Andy Weir’ın yazdığı bu satırlarda kastedilen gezegen elbette Mars. Fakat bu gezegeni bir de metaforik olarak okumayı denesek. O gezegen Mars değil de bizim en değerli varlığımız olsa. Andy Weir sadece o varlığını kullanarak, kendi gezegeninin içinde vakit geçirerek bu satırları yazdı. Ona güç veren şey içindeki merak duygusuydu. Uzayla, astronomiyle, fizikle, yörünge mekaniğiyle ilgili hiçbir eğitim almadan, bu satırları yazana kadar hayatında tek bir astronotla bile tanışmadan, kendi kendine yaptığı araştırmalarla bugüne kadar yazılmış bilimsel olarak en gerçekçi romanlardan birini ortaya koydu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;“Tuhaf bir his gerçekten. Nereye gitsem, ilkim. Araçtan dışarı mı çıktım? Oraya gelen ilk kişi benim! Bir tepeye mi tırmandım? O tepeye tırmanan ilk kişi benim! Bir taşı mı tekmeledim? O taş bir milyon yıldır yerinden kımıldamamıştı!”&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte kendi gezegenlerimizde de böyle taşlar var. O taşların altında gün ışığına çıkarılmayı beklenen nice cevherler var. Yeter ki ne kadar ıssız görünürse görünsün o gezegene gitmekten, orada vakit geçirmekten korkmayalım. Çünkü sizin gezegeninizdeki tepelere tırmanacak ilk kişi yine sizden başkası olmayacak.&lt;/p&gt;
  &lt;tt-tags&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;edebiyat&quot;&gt;#edebiyat&lt;/tt-tag&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;kitap&quot;&gt;#kitap&lt;/tt-tag&gt;
  &lt;/tt-tags&gt;
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;iframe src=&quot;https://www.youtube.com/embed/Wnz0HkCJ_Lw?autoplay=0&amp;loop=0&amp;mute=0&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;
  &lt;/figure&gt;

</content></entry><entry><id>barisozcan:adCE0DTZp</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/adCE0DTZp?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>27 Mayıs için geri sayım başladı! Tarihte ilk kez özel bir şirket uzaya insan gönderecek</title><published>2020-06-19T12:20:36.615Z</published><updated>2020-06-19T12:20:36.615Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/aa/bd/aabd4492-6b2b-4d31-b635-6fa9de3869c4.png"></media:thumbnail><tt:hashtag>teknoloji</tt:hashtag><tt:hashtag>uzay</tt:hashtag><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/91/c6/91c66cf7-c019-4925-9421-8c2db7891126.jpeg&quot;&gt;Ejderhayı kenetlemeye çalışıyorum.</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/91/c6/91c66cf7-c019-4925-9421-8c2db7891126.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Ejderhayı kenetlemeye çalışıyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu bir oyun değil. &lt;a href=&quot;https://iss-sim.spacex.com/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Simülasyon&lt;/a&gt;. Önümüzdeki hafta bu saatlerde gerçek astronotlar bu kontrolleri kullanarak Dragon uzay aracını Uluslararası Uzay İstasyonu’na kenetleyecek.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu &lt;a href=&quot;https://youtu.be/W1MGNihE_Lc?t=68&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;gördüğünüz&lt;/a&gt; kişiler de Daft Punk grubunun üyeleri değil. Az önce kullandığım ve sizin de aşağıda adresini vereceğim linkten ulaşabileceğiniz arayüzü çalışarak tarihi bir uzay görevine hazırlık yapıyorlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;27 Mayıs 2020’de ilk kez özel bir şirket tarafından uzaya iki insan taşınacak. Bugüne kadar 3 ülkeye ait 8 araç insanları uzaya götürdü (ABD’nin Mercury, Gemini, Apollo, Space Shuttle araçları; Rusya’nın Vostok, Voskhod, Soyuz araçları; ve Çin’in Shenzhou uzay aracı). Listeye şimdi de Dragon kapsülü ekleniyor. SpaceX uzaya insan götüren ilk özel şirket olma ünvanını kazanıyor. Bir başka deyişle astronot taksiciliği başlıyor 🙂&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şaka değil, gerçekten Dragon yani ejderha kapsülüne “astronot taksi” lakabı verilmiş. Gerek bu aracın ve gerekse bu uzay görevinin tüm aşamaları öyle ilginç tasarım özelliklerine sahip ki bana göre uzay çağında yeni bir döneme geçildiğinin en önemli işaretleri bunlar. 2001 uzay macerası gibi bilim kurgu filmlerindeki estetiğin gerçeğe dönüştüğü günlerdeyiz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Geri sayımı &lt;a href=&quot;https://youtu.be/sZlzYzyREAI?t=53&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;burada&lt;/a&gt; durdurup bu fırlatmayı diğerlerinden ayıran 7 tasarım farklılığına bir göz atalım.&lt;/p&gt;
  &lt;ol&gt;
    &lt;li&gt;&lt;a href=&quot;https://youtu.be/vQJcqUZDFPU?t=690&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Ulaşım&lt;/a&gt;Öncelikle astronotları fırlatma rampasına götüren konvoya bakalım. Geleneksel olarak burada “&lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/en/Astronaut_transfer_van&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;astronot transfer van&lt;/a&gt;” denilen bir araç kullanılır. Bildiğin servis aracı gibi bir şey bu. Bu kez kullanılacak araç &lt;a href=&quot;https://electrek.co/2020/05/13/tesla-model-x-new-official-vehicle-transport-nasa-astronauts-spacex/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Tesla Model X&lt;/a&gt;. Falcon 9 roketine gidecek olan astronotları 14 km’lik yolda bir Model X taşıyacak. SpaceX – Model X. Adeta tüm markalama çalışması bugünleri düşünerek yapılmış gibi.&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;&lt;a href=&quot;https://youtu.be/vQJcqUZDFPU?t=191&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Logo&lt;/a&gt;Falcon 9 roketinin üzerinde elbette SpaceX logosu var. Fakat bu uçuşu onlara yaptıran yani finanse eden kurum NASA olduğu için onların da logosunun bulunması gerekiyor. Bir tasarımcı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: köfte adı verilen bu logo, tasarım okullarında “bir logo nasıl tasarlanmamalı” konusunda ders olarak okutulmalı. Bu kadar mı kötü bir logo tasarımı yapılır? Bir de 70’li yıllarda kullandıkları logoya bir bakın. Solucan adı verilen &lt;a href=&quot;https://www.theatlantic.com/entertainment/archive/2015/09/how-the-meatball-triumphed-at-nasa/403171/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bu logo&lt;/a&gt; tam tersine bence bugüne kadar bir marka için yapılmış en güçlü tasarımlardan biri. Tamamen geleceği çağrıştırıyor ama on yıllardır kullanılmıyor… idi… Bu fırlatmada birdenbire geri geldi. Falcon 9 roketinin üzerinde eski olmasına rağmen şimdikinden çok daha yenilikçi bu logo olacak.&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;&lt;a href=&quot;https://youtu.be/vQJcqUZDFPU?t=651&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Kıyafet&lt;/a&gt;Model X ile rampaya ulaşan atronotların kıyafetlerine ne demeli? Bunların tasarımı da özel olarak SpaceX tarafından &lt;a href=&quot;https://www.smithsonianmag.com/smart-news/astronauts-test-out-their-new-flight-suits-180972882/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;yaptırıldı&lt;/a&gt;. Ve amaçları gerçekten de astronotları &lt;a href=&quot;https://youtu.be/NYiCZF1HYNI?t=39&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;daha havalı göstermek&lt;/a&gt;. Bunun için Hollywood’da Batman, Wonder Woman, Wolverine, Black Panther gibi filmlerin &lt;a href=&quot;https://youtu.be/NYiCZF1HYNI?t=167&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;kostüm tasarımcısıyla&lt;/a&gt; çalışmışlar. NASA’nın, &lt;a href=&quot;https://youtu.be/NYiCZF1HYNI?t=133&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Boeing’in&lt;/a&gt; ya da Rus Uzay Ajansı’nın yaptığı &lt;a href=&quot;https://youtu.be/NYiCZF1HYNI?t=141&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;garip&lt;/a&gt; tasarımlardan oldukça farklı. O yüzden eskiden olduğu gibi kırmızı tulumlar giymiş astronotlar gibi değil de az sonra kırmızı halıda yürüyecek aktörler gibi duruyorlar.&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;&lt;a href=&quot;https://youtu.be/vQJcqUZDFPU?t=321&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Yol&lt;/a&gt;Aslında astronotların da üzerinde yürüdüğü bir çeşit kırmızı halı var: &lt;a href=&quot;https://www.google.com/search?rlz=1C5CHFA_enUS876US876&amp;sxsrf=ALeKk00ogClU-x1SfSkhuKhVKCQshCLQfw:1589879990467&amp;source=univ&amp;tbm=isch&amp;q=crew+access+arm&amp;sa=X&amp;ved=2ahUKEwi3t8TAzL_pAhV9mHIEHcpYBAcQsAR6BAgEEAE&amp;biw=1280&amp;bih=1289&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;mürettebat erişim kolu&lt;/a&gt;. Normalde inşaatlarda kullanılan iskelelere benzeyen bir yapı bu. Geçen yıl NASA’nın Kennedy Uzay Üssü’ne gittiğimde SpaceX’in kullandığı tarihi fırlatma rampasında bundan çok daha farklı yeni bir yapı görmüştüm. İşte o da tam olarak haftaya gerçekleşecek bu görev için tasarlanmış yeni mürettebat kolu. Astronotların uzaya gitmeden önce dünyada yürüdükleri son 25 metre. Sembolik önemi olan böyle bir yolun tasarımı da değişmiş.&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;&lt;a href=&quot;https://youtu.be/vQJcqUZDFPU?t=1360&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Kapsül&lt;/a&gt;En önemli değişikliklerden biri Dragon kapsülünün &lt;a href=&quot;https://www.spacex.com/dragon&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;tasarımı&lt;/a&gt;. Koltuklarından renklerine ve yerleşimine kadar Tesla araçlarının iç tasarım estetiğinin ipuçlarını taşıyor. 4 metre çapında ve 8 metre yüksekliğindeki bu araç tıpkı bir Model X gibi 7 kişilik kapasiteye sahip. Alt tarafında 37 metreküplük bir bagajı var. İlk insanlı uçuşunda sadece 2 kişiyi götürecek ama daha sonraki görevlerde bu sayının artması bekleniyor.&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;&lt;a href=&quot;https://youtu.be/vQJcqUZDFPU?t=1381&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Kontrol&lt;/a&gt;Tesla araçlarının en önemli özelliklerinden biri geleneksel otomobil kontrollerini kaldırıp yerine dokunmatik bir ekran yerleştirmekti. Aynı şeyi Dragon kapsülünde de yapmışlar. Astronotların &lt;a href=&quot;https://www.thedrive.com/news/22887/the-spacex-dragon-capsule-has-controls-like-a-tesla&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;önünde&lt;/a&gt; üç tane ekran var. Bunlarda ne gördüklerini ve nasıl kontrol edeceklerini videonun başında göstermiştim. Aslında yine Tesla’larda olduğu gibi bunlarda da hemen her şey otonom olarak gerçekleşecek. Astronotlar gerekirse manuel kontrole geçecek. Diğer kargo görevlerinde gönderilen kapsüller ISS’teki robotik kol yardımıyla kenetleniyordu. İlk kez olarak Dragon uzay aracı, kenetleme işlemini kendisi yapacak. Bir aksilik olursa içindeki astronotlar manuel olarak kenetlemeyi gerçekleştirecek.&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;&lt;a href=&quot;https://youtu.be/vQJcqUZDFPU?t=4066&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Fırlatma&lt;/a&gt;Geri sayımın ardından Falcon 9 roketleri ateşlenecek. Kalkıştan 2,5 dakika sonra ilk aşama tamamlanarak booster ayrılacak ve dünyaya geri dönecek. 6 dakika sonra ikinci aşama tamamlanacak ve mürettebatı taşıyan Dragon kapsülü uzayda tek başına ilerlemeye başlayacak. Bir dizi hassas manevralarla yörüngede yavaş yavaş ilerleyip yükselmeye başlayacak. 19 saatlik bir yolculuğun ardından ISS’e kenetlenecek. Nisan ayından beri orada olan biri Amerikalı ikisi Rus astronot ve kozmonotlar kapıyı açarak gelen misafirlerini karşılayacak.&lt;/li&gt;
  &lt;/ol&gt;
  &lt;p&gt;27 Mayıs TSİ 23:33’te gerçekleşecek bu tarihi fırlatmayı ben de canlı olarak yayınlayacağım ama buradan YouTube’dan değil, Dlive’dan aktaracağım. Geçtiğimiz ay Starlink uydularının fırlatılışını da yine sadece oradan canlı olarak yayınlamıştım. Fırlatma öncesinde canlı yayına 1,5 – 2 saat kadar önce başladım. Uzun uzun sohbet ettik izleyicilerle. Gerçekten çok güçlü ve tutkulu bir topluluğa sahip. Beni yayına davet eden Dlive çalışanlarından 2018’den beri Türkiye’deki yerel ofisiyle faaliyet gösterdiklerini öğrendim. Sağolsunlar bu videonun sponsoru da oldular. Dlive’ı kendim kullandığım gibi özellikle içerik üretmeyi ve ürettiği bu içeriği canlı yayınlarla sunmayı isteyen herkese tavsiye ederim. Çünkü blockchain tabanlı bir canlı yayın platformu. Bundan yani blok zincirinden Bitcoin özelinde bahsetmiştim sizlere. DLive geleceğin teknolojisi olarak adlandırılan bu blockchain üzerine inşa edildiği için sadece bir canlı yayın platformu değil aynı zamanda dünyanın en büyük merkeziyetsiz uygulaması (Decentralized application) olma özelliğini de taşıyor ve diğer canlı yayın platformlarının aksine kullanıcılarından aldığı kesintiler ile değil blockchain üzerine kurulu bu teknolojisi sayesinde bir gelir modeli üretiyor. Bu sayede hiçbir platform kesintisi yapmıyor. Bunun yanında hem kullanıcılarını hem de yayıncılarını ödül sistemleri ile sürekli olarak ödüllendiriyor. Sadece yayın yapan kişi değil bu yayınları izleyen ve sohbet eden kişiler de ganimet sandığı ile sürekli olarak Lemon puanlar kazanabiliyor ve bu puanlarla favori yayıncılarını destekleyebiliyor. BTT Stake özelliği kullanılarak platformdaki toplam tüketimden günlük olarak pay alınabiliyor ve bir pasif gelir kaynağı elde edilebiliyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;27 Mayıs’ta hedeflenen bu fırlatmadan yine 1,5 saat önce -22:00’de- sizleri &lt;a href=&quot;https://dlive.tv/BarisOzcan&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;https://dlive.tv/BarisOzcan&lt;/a&gt; adresine bekliyorum. Hem soru-cevap yapıp biraz sohbet ederiz hem de bu tarihi fırlatmayı adım adım birlikte izleriz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fırlatılacak iki astronotun ne kadar uzayda kalacağına henüz karar verilmedi. Normalde 6 aylık görevler için gönderiliyor. Ancak bu uçuş bir demo olarak ilk kez yapıldığından 1 ila 4 ay arasında bir süre boyunca orada kalmaları bekleniyor. Giden iki astronottan biri uzaya Amerika’dan fırlatılan son kişi. Bunun da sembolik bir anlamı var. 2011 yılındaki son uzay mekiği görevinden bu yana Amerikalı astronotları Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatılan Rus Soyuz aracı uzaya taşıyordu, kişi başı 80 milyon dolarlık bir bilet fiyatı karşılığında. 9 yıl sonra ilk kez ABD astronotlarını kendi topraklarından fırlatacak ama bunu da yine kendisi değil ihale ettiği özel bir şirkete yaptırmış olacak. İşte tüm bu özellikleri nedeniyle bu fırlatmanın insanlığın uzay macerasında yeni bir döneme geçildiğini gösterdiğini düşünüyorum. Bugüne kadar devletlerin tekelinde olan uzayın artık özel girişimcilere de açıldığı bir yeni dönem olacak bu. Tasarımlarla beraber pek çok şeyin değiştiğine, hızlandığına, fonkisyonun yanında formun da önem kazandığına tanık olacağız.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Artık kartallar değil ejderhalar yüksekten uçacak…&lt;/p&gt;
  &lt;tt-tags&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;teknoloji&quot;&gt;#teknoloji&lt;/tt-tag&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;uzay&quot;&gt;#uzay&lt;/tt-tag&gt;
  &lt;/tt-tags&gt;
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;iframe src=&quot;https://www.youtube.com/embed/0V2EyWqJNZI?autoplay=0&amp;loop=0&amp;mute=0&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;
  &lt;/figure&gt;

</content></entry><entry><id>barisozcan:zjSLAO56i</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/zjSLAO56i?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>AH! OH! YUH!</title><published>2020-06-19T12:16:12.375Z</published><updated>2020-06-19T12:16:12.375Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/79/4a/794a3d11-8f36-466b-b4a3-3a56ad8c0344.png"></media:thumbnail><tt:hashtag>bilim</tt:hashtag><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c4/78/c478d0bd-f926-416d-a1d0-d5f41a97560a.jpeg&quot;&gt;Türkçe’nin en güçlü kelimelerinden birini söyleyeyim mi?</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c4/78/c478d0bd-f926-416d-a1d0-d5f41a97560a.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Türkçe’nin en güçlü kelimelerinden birini söyleyeyim mi?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ah!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Aslında kelime bile değil, bir ses, bir ünlem bu! Öylesine güçlü ki sesinizin tonuna göre farklı anlamlara gelebilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Öfkelendik mi? Ah!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Üzüldük mü? Ah ah ah!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şaşırdık mı? Ah!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İğrendik mi? Ah!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Kafamız mı karıştı? Tersten Ah!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir yerimiz mi acıdı? Yine Ah!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Korktuk mu? Bas ahı gitsin! Aaaaah!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu videoda çok ahımı alacaksınız, çoook!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Daha başlangıçta tek bir ah, 7 farklı anlama geldi. Aslında bu tür seslerin en az 24 harfli bir alfabe olduğunu ve bu alfabenin de dünyadaki herkesin anladığı evrensel, ortak bir dilin parçası olduğunu söylesem ne derdiniz?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Önce size bu konunun nereden aklıma geldiğini söyleyeyim. Bugünlerde yine Simpsons izlemeye başladım. 31 yıldır arada bir toplu olarak izleyip sezonlarını bitirdiğim çok zekice yazılmış bir animasyon, bilenler bilir. Baş karakteri Homer’ın artık efsane haline gelmiş bir sözü var: &lt;a href=&quot;https://youtu.be/0Z0tGE22Smw?t=44&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;d’oh&lt;/a&gt;!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ne anlama geliyor? Siz söyleyin! Senaryoda “d’oh” diye bir şey yazmıyor, sadece “&lt;a href=&quot;https://youtu.be/UGiJOHDJEss?t=89&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;annoyed grunt&lt;/a&gt; – rahatsız homurdanma” ifadesi var. Sözlüklerde rahatsız bir homurdanmayı karşılayan hiçbir kelimenin olmaması çok ilginç değil mi? Oysa dünyadaki herkesin hemen her gün yaşadığı bir deneyim bu. En azından Simpsons’ın ilk 618 bölümünde Homer’ın &lt;a href=&quot;https://www.tvovermind.com/many-times-homer-actually-said-doh-simpsons/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;1130 kez&lt;/a&gt; &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=cnaeIAEp2pU&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;“d’oh!”&lt;/a&gt; dediğini biliyoruz. Bu kadar çok söylenince efsaneleşmiş ve artık sözlüklere de &lt;a href=&quot;https://www.cbc.ca/news2/indepth/words/doh_oed.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;girmiş&lt;/a&gt; bu ünlem. İngilizce sözlüğe girmiş ama bu ve benzeri ifadelerin evrensel olduğuna hiç şüphe yok. Videonun başında duyduğunuz “Ah” sesleri mesela. Türkçe miydi? Hepimiz anladığımıza göre evet. Oysa duyduğunuz o sesleri çıkartanlar ABD, Hindistan, Singapur ve Kenya’dan birbirini hiç tanımayan insanlardı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bilim insanları dünyanın farklı yerlerinde yaşayan 56 kişiden çeşitli duyguları ifade eden ah, oh gibi sesleri çıkartmalarını istemiş. Bizim kısaca ünlem deyip geçtiğimiz bu seslere onlar teknik olarak “vokal patlamaları” adını &lt;a href=&quot;https://news.berkeley.edu/2019/02/04/audio-map-of-exclamations/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;veriyor&lt;/a&gt;. 2000’den fazla kayıt yapmışlar ve bunları analiz etmek için de her yaştan 1000 kişiye dinletmişler. Dinleyenlerin yorumlarına göre bu sesleri 24 ayrı kategoriye &lt;a href=&quot;https://s3-us-west-1.amazonaws.com/vocs/map.html#&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;ayırmışlar&lt;/a&gt;. Bunları farklı renklerle göstermişler. Duygular arası ilişkileri de renklerin farklı tonlarıyla ifade etmişler. Bir ses duygu haritası oluşturmuşlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Örneğin haritada “Saddness – Üzüntü” duygusuyla ilgili sesler yeşil ve diğer duygulardan nispeten uzak. Ancak bu onun tek başına bir duygu olduğu anlamına gelmiyor. Üzüntü adasının altlarına indiğimizde sıkıntı, utanç ve kafa karışıklığı bölgelerine yaklaşmış oluyoruz. 1901 numaralı şu sesi dinleyin.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Yapılan analize göre bu ses %17 üzüntü, %17 korku ve %17 sürpriz (pozitif anlamda) içeriyor. Ayrıca %8’er oranda eğlenme, sıkıntı, utanç, acı, romantik aşk ve negatif anlamda şaşırmayı da içeriyor. Sadece 1 saniyelik bir sesten çıkan anlamlar bunlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bizde ah deyince akla gelen ilk şey duyduğumuz ağrıdır, acıdır öyle değil mi? Gelin haritada bununla ilgili bölgeye gidelim. 1468 numaralı ses %100 ağrı. Bu sesi kime dinletirseniz dinletin karşısındakinin ne hissettiğini anlar. Haritada o bölgenin kuzeyine doğru ilerlediğimizde duygular karışmaya başlıyor. 1300 numaralı ses sadece acı değil, aynı zamanda öfkeyi, hayal kırıklığını, negatif anlamda şaşırmayı, küçümsemeyi ve sıkıntıyı da içeriyor. Bana biraz Homer’ın “d’oh”unu hatırlattı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu haritada dolaştıkça toplam 2032 farklı sesi duyabiliyoruz. İnsanların yüzlerini görmeden nasıl bir durumda olduklarını hayal edebiliyoruz. O anda neler hissettiklerini tam olarak ifade edemesek de çok iyi anlayabiliyoruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bunları yazıyla ifade edebilmek ya da kelimelere dökebilmek çok zor. Çünkü beynimiz oyalanmak istemiyor. Bu sesleri neredeyse duyduğu anda, saniyenin onda biri kadar &lt;a href=&quot;https://www.mcgill.ca/newsroom/channels/news/human-sounds-convey-emotions-better-words-do-257683&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;kısa bir sürede&lt;/a&gt; sesin arkasındaki anlamları algılayabiliyor. Bu süre duyguların türüne göre değişebiliyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Mesela “Amusement – Eğlenme, gülme, mutluluk ifade edici sesler”i çok daha hızlı algılıyoruz. “Anger – Öfke”yi ya da “Sadness – Üzüntü”yü biraz daha yavaş. Fakat yavaş algıladığımız bu öfkeli seslerin beynimizde oluşturduğu aktivite diğer duygulara göre daha uzun sürüyor. Yani beynimiz öfkeli sinyallere daha çok önem veriyor. Araştırmacılar potansiyel bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu düşündüğümüz için böyle olabileceğini söylüyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Beden dili diye bir şey vardır ya. Karşımızdaki insanın duruşundan bile pek çok şey anlayabiliriz. Özellikle bir insanın yüzüne bakarak duygularını algılayabiliriz. Gözler ruhun aynasıdır diye boşuna denmiyor. &lt;a href=&quot;https://greatergood.berkeley.edu/article/item/does_your_voice_reveal_more_emotion_than_your_face&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Şu gözlere&lt;/a&gt; baktığımızda onlarda en az iki duygu durumunu görebiliyoruz. Yale Üniversitesi’nde yapılan yeni bir &lt;a href=&quot;https://static1.squarespace.com/static/5432c0d8e4b0fc3eccdb0500/t/58a3af349f74565ea7d27f32/1487122231232/voice-only-communication-enhances-empathic-accuracy.pdf&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;araştırmaya&lt;/a&gt; göre seslerin bu konuda daha etkili bir iletişim aracı olduğunu göstermiş. Araştırma raporunun başlığı “sadece sesli iletişim empatik doğruluğu arttırıyor.” Araştırmada kullanılan çok çeşitli yöntemler var ama bir tanesi çok dikkatimi çekti. Deneklerden çalıştıkları işle ilgili zor bir durumu video konferans yöntemiyle tartışmaları istenmiş. Bugünlerde pek çoğumuzun hayatının bir parçası haline gelen Zoom uygulamasını kullanmışlar. Bir grup görüntülü ve sesli olarak toplantı yapmış. Diğer grupsa sadece sesli, yani telefonla konuşur gibi görüşmüşler. Bu ikinci gruptakilerin karşı tarafın duygularını daha iyi algıladığı tespit edilmiş. Sadece sese odaklandığımızda o duygu haritasındaki ara bölgeleri, renk geçişlerini çok daha iyi hissedebiliyoruz. Ses dili, beden dilinden çok daha güçlü bir iletişim aracı. O yüzden karşınızdakinin sizinle daha sağlam bir empati kurmasını istiyorsanız onunla görüntülü değil sadece sesli bir görüşme yapın.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hiçbir kelime söylemeden 24 farklı duygumuzu ifade edebiliyoruz ve herkes bunları bizi görmeden bile anlayabiliyor. Fakat bunlar bir ünlem olarak yazılı dile geçirilirken değişik şekillerde ifade edilebiliyor. Örneğin çekilen acıyı ifade etmek için farklı dillerde kullanılan şu kelimelere bir bakın.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;Arapça, Türkçe ve İspanyolca: ay&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;İngilizce: ouch&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Afrikaans (Güney Afrikalıların dili): eina&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Çince (Mandarin lehçesi): aiyo&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Fransızca: aïe&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Hindi: uuii&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Japonca: itai&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Korece: aya&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Rusça: oi&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Takalotça (Filipinlilerin dili): aray&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Bunları görsek pek bir şey anlamayabiliriz. Ama duyduğumuzda gayet iyi biliyoruz ki karşımızdaki acı çekiyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ah’ın başına bir “h” sesi ekleyince ortaya çıkan kafa karışıklığı ifadesi “huh” en az 30 dilde tamamen aynı şekilde &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=nm_klOMto4o&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;kullanılıyor&lt;/a&gt;. &lt;a href=&quot;http://huh.ideophone.org/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Bu araştırmada&lt;/a&gt; Türkiye yok ama bizim de bu sesi aynı anlamda kullandığımızı gayet iyi biliyoruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte böylesine güçlü bir iletişim aracı olduğu için &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=kuShEH63u0M&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;özellikle&lt;/a&gt; &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=KtmcW8MsCH8&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;reklamlarda&lt;/a&gt; ve şarkılarda bu seslerin çokca kullanıldığını duyarız. Duman’ın sadece “ah!” isimli bir şarkısı var. Zeki Müren “Ah bu şarkıların gözü kör olsun” diye boşuna söylememiş. Gözü kör olsun çünkü ah, oh gibi seslerle görmeye gerek kalmadan duyguları ifade edebilmek çok daha kolay. Barış Manço o yüzden mi “lambaya püf de” demiş acaba?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Herneyse… Herhangi bir müzik servisinden &lt;a href=&quot;https://open.spotify.com/search/ah&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;ah&lt;/a&gt;, &lt;a href=&quot;https://open.spotify.com/search/oh&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;oh&lt;/a&gt; ya da &lt;a href=&quot;https://open.spotify.com/search/yuh&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;yuh&lt;/a&gt; diye aratırsanız yüzlerce yerli ve yabancı şarkıya ulaşabilirsiniz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Beatles’tan John Lennon bile Elvis Presley’in bir şarkısında bol miktarda kullanılan “uh” “huh” “oh” “yeah” gibi sesleri ilk duyduğunda yaşadığı aydınlanmayı itiraf eder. Bu sesler şarkılarda boşu boşuna kullanılıyor olamaz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Tüm bu sesler içerisinde benim favorim “hımmm” sesi. Önce sanki konuşacakmış gibi bir nefes veriyoruz “hıh” şeklinde… Sonra da ne söyleyeceğimizi bilemediğimiz için ağzımızı kapatıp “mmm” sesiyle bitiriyoruz. Hımmm… Eğer ah, oh yuh gibi sesler duygu ve düşüncelerimizi ifade etmek için icat ettiğimiz kelimelere giden bir yolsa “hımmm” sesi bu yolun en başındaki ses olmalı. Bize konuşmadan önce düşünmemiz gerektiğini hatırlatan bir ses.&lt;/p&gt;
  &lt;tt-tags&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;bilim&quot;&gt;#bilim&lt;/tt-tag&gt;
  &lt;/tt-tags&gt;
  &lt;p&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;iframe src=&quot;https://www.youtube.com/embed/-EN7g6c7U_4?autoplay=0&amp;loop=0&amp;mute=0&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;
  &lt;/figure&gt;

</content></entry><entry><id>barisozcan:nq6Dvdi0c</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/nq6Dvdi0c?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>Bu farenin %4’ü insan!</title><published>2020-06-19T06:42:41.594Z</published><updated>2020-06-19T06:42:41.594Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/68/18/6818d9c3-8bbb-43fc-a998-338e5d7e3ca0.png"></media:thumbnail><tt:hashtag>bilim</tt:hashtag><tt:hashtag>teknoloji</tt:hashtag><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/5a/b2/5ab230ef-9724-4b51-a6f0-617de42d7e68.jpeg&quot;&gt;Tarih boyunca farklı kültürlerde anlatılan hikayelerde ilginç bir şekilde ortak bir motife rastlarız: insan-hayvan hibridleri. Üst tarafı insan, alt tarafı at olan sentorlar, yarı insan yarı keçi satirler, yarı insan yarı kuş sirenler, şirinler, yarı insan yarı aslan sfenksler, bu liste uzayıp gider. İnsan hayvan karışımlarına bazı kültürlerde o kadar önem verilir ki tanrı statüsüne yükseltilir: şahin kafalı horus, fil kafalı ganesha, kuş kafalı tengu. Tam olarak bu saydığım örneklerle aynı olmasa da bizdeki bozkurt destanında da kurt ve insan birlikteliğinden söz edilir.</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/5a/b2/5ab230ef-9724-4b51-a6f0-617de42d7e68.jpeg&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Tarih boyunca farklı kültürlerde anlatılan hikayelerde ilginç bir şekilde ortak bir motife rastlarız: insan-hayvan hibridleri. Üst tarafı insan, alt tarafı at olan &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/tr/Kentaurlar&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;sentorlar&lt;/a&gt;, yarı insan yarı keçi &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/tr/Satir&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;satirler&lt;/a&gt;, yarı insan yarı kuş &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/en/Siren_(mythology)&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;sirenler&lt;/a&gt;, &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/en/Sirin&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;şirinler&lt;/a&gt;, yarı insan yarı aslan &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/tr/Sfenks&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;sfenksler&lt;/a&gt;, bu liste uzayıp gider. İnsan hayvan karışımlarına bazı kültürlerde o kadar önem verilir ki tanrı statüsüne yükseltilir: şahin kafalı &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/en/Horus&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;horus&lt;/a&gt;, fil kafalı &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/en/Ganesha&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;ganesha&lt;/a&gt;, kuş kafalı &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/en/Tengu&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;tengu&lt;/a&gt;. Tam olarak bu saydığım örneklerle aynı olmasa da bizdeki bozkurt destanında da kurt ve insan birlikteliğinden söz edilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Binlerce yıllık sözlü tarihte yüzlerce farklı kültürde anlatılan bu hikayelerde neredeyse tüm hayvanların bir insanla karışımından oluşan kimerik türler vardır. Tarihin en eski yazılı destanı Gılgamış’ta &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/tr/Akrep_insan&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;akrep insan&lt;/a&gt;lardan oluşan bir halkı bile buluruz. Hayal gücümüz bizi bir akreple bile birleştirmeyi uygun görmüştür. Ama bir hayvan var ki hiçbir hikayede onun insanla karıştığını göremezsiniz: farelerden söz ediyorum. Fare-insan diye bir hikaye kahramanı yoktur. Bırakın efsaneleri, mitolojileri, modern çağda kaleme alınan bilim kurgu hikayelerinde bile insan hayvan karışımları içerisinde fare-insana rastlayamayız.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu tür romanların en ünlüsü hiç şüphesiz H. G. Wells’in kaleme aldığı Dr. Moreau’nun Adası. Pasifik okyanusunun ortasındaki ıssız bir adada hayvanlarla insanları birleştirmek için &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=hcPCO41UiOI&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;korkunç&lt;/a&gt; deneyler yapan çılgın bir doktorun bu hikayesinde çeşit çeşit hibridler, puma kadınlar, çakal adamlar, daha başka kimerik türler vardır. Ama fare insanlar yoktur. &amp;lt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hayal gücümüzde bir türlü yan yana getiremediğimiz bu iki canlıyı, son yıllarda gerçek dünyada gerçek bilim insanları buluşturmaya çalışıyor. Bugüne kadar bu konuda yapılan en ileri seviye deneyin sonuçları geçtiğimiz hafta &lt;a href=&quot;https://advances.sciencemag.org/content/6/20/eaaz0298&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;yayımlandı&lt;/a&gt;.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;New York Eyalet Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, insan kök hücrelerini bir fare embriyosuyla birleştirdiler.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu yüksek çözünürlüklü &lt;a href=&quot;http://www.buffalo.edu/content/dam/www/news/photos/2020/05/human-cells-in-mouse-embryos-HI.jpg&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;fotoğrafta&lt;/a&gt; 17 günlük fare embriyosunu görüyorsunuz. Mavi hücreler fareye ait. Yeşil hücrelerse insana. İnsana ait bu yeşil alanların çoğunda kırmızı kan hücreleri var. Araştırmacılar bu embriyo henüz 3,5 günlükken 10-12 grup saf kök hücreyi enjekte etmişler. İki hafta içerisinde fare embriyosu aralarında kırmızı kan hücresi, göz hücresi ve karaciğer hücresi de olmak üzere milyonlarca insan hücresi üretmiş. Araştırmayı yürüten profesör Feng embriyodaki hücrelerin %4’ünün insan hücresi olduğunu söylüyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Aslında bu da en düşük ihtimalli tahmin. Dr. Feng olgun insan kırmızı kan hücrelerinin çekirdeği olmadığı için, toplam hücre sayısını ölçmek için kullandıkları yöntemle sayılmadığını ifade ediyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu &lt;a href=&quot;http://www.buffalo.edu/content/dam/www/news/photos/2020/05/GFP-Recoverin-DNA-HI.jpg&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;fotoğraftaki&lt;/a&gt; yeşil alanlar da fare embriyosundaki insan gözü hücreleri. Gözümüzdeki hücreler ana rahmindeki insan embriyosunda oldukça geç bir aşamada oluşur. Oysa bu deneyde araştırmacıların kullandıkları yeni bir teknik sayesinde fare embriyosunun içerisinde çok daha hızlı oluşmaları sağlanmış. Normalde insan embriyosunda 8 hafta süren kırmızı kan hücrelerinin oluşumu ve aylar süren göz hücrelerinin oluşumu, fare embriyosunda günler içerisinde gerçekleşmiş.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu tür denemeler ilk kez yapılmıyor. Geçmişte farelerle domuzları birleştirme denemesi yapıldı, başarısızlıkla sonuçlandı. 2017’de domuz embriyosuna insan hücresi enjekte edildi ve 150 başarılı embriyo &lt;a href=&quot;https://www.sciencealert.com/it-s-alive-the-first-human-pig-hybrid-has-been-created-in-the-lab&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;geliştirildi&lt;/a&gt;. Ancak bu domuz embriyolarındaki 10000 hücreden biri insan hücresiydi. Yani karışım oranı 10000’de birdi. Farelerle yapılan daha önceki denemelerde bu oran 1000’de bire kadar yükseltildi. Geçen hafta sonuçları açıklanan deneyde bu oran 40 kat daha arttırılarak %4’e çıkarıldı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Peki bu ne anlama geliyor? Neden bu tür denemeler yapılıyor? Talep olduğu için. Mitolojik hikayelerde binlerce yıldır anlatılan hayvan-insan hibritleri belki de sadece hayal gücümüzün zenginliğini göstermiyordur. Ortak bilinçaltımız bu tür yaratıklara ihtiyaç duyabileceğimizi düşünüyor olabilir mi? Bilemeyiz. Bildiğimiz şey insanların dokuya, organa ihtiyacı olduğu. Tarihte bunları naklederek tedavi sağlamak mümkün değildi. Modern tıp sayesinde artık organ nakli, doku nakli mümkün hale geldi. Fakat nakledilebilecek yeterli sayıda organ yok. Şu anda dünyada kendisine organ nakli yapılması için bekleyen hasta sayısı, böyle bir nakil için bulunabilen organların sayısından 4-5 kat daha fazla. Böbrek nakli için ortalama bekleme süresi 3 yıl civarında. Üstelik nakilden sonra vücudun bu organı kabul etmeme ihtimali de var. O yüzden bilim insanları neredeyse 30 yıldır ihtiyaç duyulan bu organları laboratuvar ortamında üretmenin yollarını arıyorlar. Bu yollardan biri de hayvanları inkübatör olarak kullanmak. Biyolog Janet Rossant, bir insan böbreğini domuzun içerisinde 5 ay gibi kısa bir sürede hazır hale getirmenin teorik olarak mümkün olduğunu &lt;a href=&quot;https://www.bbc.com/earth/story/20170104-the-birth-of-the-human-animal-chimeras&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;söylüyor&lt;/a&gt;. Çünkü fare ve domuz gibi hayvanlarla insanların genetik kodları arasında çok az bir fark var.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir insanın genetik kodunu bastırdığınızda 175 ciltlik, 262.000 sayfalık bir ansiklopedi ortaya &lt;a href=&quot;https://youtu.be/s6rJLXq1Re0?t=278&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;çıkıyor&lt;/a&gt;. Satırlarında AAG, AAT, ATA gibi 3 milyar civarında kelime olan bir kitap bu. İşte bu kelimeler bizim gözümüzün rengini, saçımızın şeklini tanımlıyor. Diğer hayvanların da genetik kodunu böyle cilt cilt bastırdığımızda ne görüyoruz biliyor musunuz? Mesela şempanzelerin genetik ansiklopedisindeki 175 cildin 168 tanesi insanınkiyle kelimesi kelimesine aynı. Farelerle %85 aynı genetik kodu paylaşıyoruz. O yüzden genellikle bu hayvanlar üzerinde denemeler yapılıyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bunların bazıları skandallarla sonuçlanıyor. Geçen yüzyılın başlarında Dr. Moreau’nun Adası yayınlandıktan kısa bir süre sonra Rusya’da gerçek bir doktor çılgın denemeler yapmaya başladı. Kızıl Frankenstein lakaplı Ilia Ivanov insan-maymun hibriti elde etmeyi &lt;a href=&quot;https://www.bbc.com/earth/story/20170104-the-birth-of-the-human-animal-chimeras&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;denedi&lt;/a&gt;. Bir insan rahmini Nora adlı şempanzeye nakletti, ancak Nora fazla yaşamadı. Bu başarısız denemenin ardından 5 kadını böyle bir hibriti karnında taşımak üzere ikna etti. Fakat bu kez de Tarzan lakaplı baba şempanze plan işleme konulmak üzereyken beyin kanaması geçirdi. Bu denemeleri duyanların şikayetleri üzerine Ivanov 1930’da tutuklanarak Kazakistan’a sürgüne gönderildi.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Demek ki insanlar kendi folklörleri dışında bu tür hibrid canlıları gerçek dünyada görmek istemiyor. Şu anda yapılan denemeleri siz duyduğunuzda neler hissettiniz? Büyük bir ihtimalle mide bulandırıcı, iğrenç olarak gördünüz öyle değil mi? İşte dünyanın her yerinde bu tür deneyler yasal ve etik tartışmalara yol açıyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fare embriyosuna enjekte edilen insan kök hücrelerinden böbrek ya da göz hücreleri oluşturulduğunu söylemiştim. Peki bunlar değil de insan beyninin hücreleri bu embriyoda gelişirse ne olur? Bir hayvanın vücuduna hapsolmuş insan aklı mı elde ederiz? Bu hücreler tüm beyin fonksiyonlarını olmasa bile bir kısmını yerine getirebilir mi? Bu şekilde Alzheimer gibi hastalıklar tedavi edilebilir mi? Bir tarafta tedavi ihtimali, diğer tarafta korkutucu sonuçlar…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;2009 yapımı &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=yEWJ6MHA2CU&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Splice&lt;/a&gt; filminde tam da böyle denemeler yapan bir çiftin hikayesini izlemiştik.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hayvan bedenine hapsolmuş insan aklı senaryosunun oluşmaması için bazı önlemlerin alınabileceğini söylüyor araştırmacılar. Embriyo gelişiminin sadece belli aşamalarında insan hücrelerinin enjekte edilmesi gibi önlemler bunlar. Peki ya bu tür önlemler alınmazsa ya da aksilikler çıkarsa ne olur? Bunun önüne geçebilmek için pek çok ülkede yasal olarak böyle bir duruma izin verilmiyor. Ama dünyada gri alanların olduğu pek çok bölge de var.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Daha birkaç ay önce, Aralık 2019’da Çin’de tam 4000 domuz embriyosuna maymun kök hücresi enjekte edildi ve gebelik süresi boyunca hiç müdehale edilmedi. Bu embriyolardan iki tanesinin doğumu gerçekleşti. %99’u domuz %1’i maymun olan bu &lt;a href=&quot;https://www.newscientist.com/article/2226490-exclusive-two-pigs-engineered-to-have-monkey-cells-born-in-china/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;iki yavru&lt;/a&gt; bir hafta içerisinde öldü. Ama ta 1984’te keçi ve koyun hibridi kimetik bir tür yetişkinlik çağına kadar &lt;a href=&quot;https://www.cnn.com/videos/offbeat/2014/07/31/now-vo-rare-baby-geep-sheep-goat.kpnx&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;yaşatılabilmişti&lt;/a&gt;. Ya %1’i maymun olan domuzlar da yaşasaydı ne olurdu? Ya da gelecekte %1’i insan olan domuzlar elde edilirse Güney Çin’de doğmuş ve genetik bozukluğa sahip &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=vejHCv5X1n0&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bu yavru&lt;/a&gt; gibi bir şey mi ortaya çıkar?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Belli ki bu konudaki denemeler devam ettikçe başarı oranı da artacak. &lt;a href=&quot;https://www.nationalgeographic.com/news/2017/01/human-pig-hybrid-embryo-chimera-organs-health-science/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Burada&lt;/a&gt; gördüğünüz organlar CRISPR tekniğiyle genetik olarak değiştirilmiş domuz akciğeri. İçinden geçen insan kanını temizliyor. Deneyi gerçekleştiren Dr. Lars Burdorf genetik modifikasyon yapılarak insan kanını reddetmesi engellenen bu organların herhangi bir hayvana ya da insana nakledilebileceğini söylüyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Geçen hafta açıklanan ve %4’ü insan hücresinden oluşan fare embriyosu deneyini yapan Doktor Feng de genetik olarak değiştirmek yerine doğrudan hayvanların içinde insan dokusu ve organı üretilebileceğini ifade ediyor: &lt;em&gt;“Bu fikirler şu aşamada biraz korkutucu gelebilir”&lt;/em&gt; &lt;a href=&quot;https://www.cnn.com/2020/05/21/us/human-mouse-chimera-hybrid-scn-trnd/index.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;diyor&lt;/a&gt; &lt;em&gt;“ama uçak ilk kez icat edildiğinde de böyleydi.&lt;/em&gt; &lt;em&gt;Eğer toplum uçakları kullanmanın korkunç bir fikir olduğuna karar verseydi, bugün pek çok şeyi yapamazdık”&lt;/em&gt; diye ekliyor. İnsan hücreleri eklenmiş hayvanlarla ilgili olasılıklar da böyle. Birkaç kaza yaşanabilir ama pek çok insanın hayatını da kurtarabilir. Mesela şu anda COVID 19’la ilgili araştırmalar bu tür hibrid hayvanlar üzerinde yapılabilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Yine de kendi yaptıkları %4’ü insan hücresi olan embriyoyu sadece 17 gün yaşattıktan sonra deneye kontrollü bir biçimde son verilmiş. Bunun sebebi yasal ve etik kaygılardan başka bir şey değil. Yine de “peki ya?” sorusu ister istemez insanın aklına geliyor. Peki ya bu deneye son vermeyip devam etselerdi ne olurdu? Bugüne kadar içine en büyük oranda insan hücresi enjekte edilmiş bu embriyo dünyaya gelseydi… Mesela konuşabilen bir fare doğabilir miydi?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Tarih boyunca hemen tüm kültürlerde anlatılan insan-hayvan hibritlerinin bazı durumlarda tanrı statüsüne yükseltilmesinin sebebi, bu canlıların, bu kimerik türlerin bizi koruyabileceği düşüncesi olabilir mi? Belki de buna ihtiyacımız var? Belki de bu fikri içten içe &lt;a href=&quot;https://youtu.be/yEWJ6MHA2CU?t=114&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;seviyoruz&lt;/a&gt;…&lt;/p&gt;
  &lt;tt-tags&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;bilim&quot;&gt;#bilim&lt;/tt-tag&gt;
  &lt;/tt-tags&gt;
  &lt;tt-tags&gt;
    &lt;tt-tag name=&quot;teknoloji&quot;&gt;#teknoloji&lt;/tt-tag&gt;
  &lt;/tt-tags&gt;

</content></entry><entry><id>barisozcan:Zc8ac9hK9</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/Zc8ac9hK9?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>Akıllı gözlükler mi geliyor?</title><published>2020-06-19T06:39:46.596Z</published><updated>2020-06-19T06:39:46.596Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/31/34/3134adca-1265-4b01-bfd5-16c5660d007f.png"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c2/05/c2050e71-b020-4dc9-9760-425ce79a59d1.jpeg&quot;&gt;Sanal gerçeklik gözlükleri bir süre önce hayatımıza girdi ve özellikle oyun severler için yepyeni bir dünyanın kapılarını araladı. Yeni geliştirilen modellerle hem küçülüp ucuzladılar hem de kablosuz olarak daha özgür hareket edebilmemizi sağladılar. Sırada gerçeklikle sanallık arasındaki bu sınırın iyice incelmesinie yol açacak artırılmış gerçeklik gözlükleri var. Aslında Google Glass’la bu akıllı gözlükler de bir süre önce gündemimize girdi ama bir türlü yaygınlaşamadı. Bu konuda hemen herkes Apple’ın geliştirdiği düşünülen gözlüğü bekliyor ve o gözlükle ilgili geçtiğimiz günlerde bazı detaylar resmi olmayan kanallardan açığa çıktı. Bu videoda hem bu detayları hem de akıllı gözlüklerin hayatımızı, hayata bakışımızı nasıl...</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c2/05/c2050e71-b020-4dc9-9760-425ce79a59d1.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Sanal gerçeklik gözlükleri bir süre önce hayatımıza girdi ve özellikle oyun severler için yepyeni bir dünyanın kapılarını araladı. Yeni geliştirilen modellerle hem küçülüp ucuzladılar hem de kablosuz olarak daha özgür hareket edebilmemizi sağladılar. Sırada gerçeklikle sanallık arasındaki bu sınırın iyice incelmesinie yol açacak artırılmış gerçeklik gözlükleri var. Aslında Google Glass’la bu akıllı gözlükler de bir süre önce gündemimize girdi ama bir türlü yaygınlaşamadı. Bu konuda hemen herkes Apple’ın geliştirdiği düşünülen gözlüğü bekliyor ve o gözlükle ilgili geçtiğimiz günlerde bazı detaylar resmi olmayan kanallardan açığa çıktı. Bu videoda hem bu detayları hem de akıllı gözlüklerin hayatımızı, hayata bakışımızı nasıl etkileyeceğini konuşacağız.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Önce Apple Glass’la ilgili gelişmeden söz edelim. Apple ürünlerini piyasaya çıkarmadan önce büyük bir gizlilikle çalışan bir şirket. O yüzden tabiki bu söyleyeceklerimiz onlar tarafından resmi olarak açıklanmadı ve doğrulanmadı. Ama daha önce bu tür “tahminleri” başarıyla tutan bir YouTuber gayri resmi olarak önemli bilgiler &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=SfjSy6T4iE4&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;paylaştı&lt;/a&gt;.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Apple Glass olarak markalanacağı söylenen bu ürünün satış fiyatı $499 olacak. Bu oldukça iddialı bir satış fiyatı. Böyle bir teknolojinin bu kadar ucuz olabilmesi için kendi başına çalışamayacak, bağlandığı telefonun işlemci gücünü kullanacak.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ürün sonbahar döneminde yapılan ve yeni iPhone’ların tanıtıldığı etkinliğin en sonunda “one more thing – son bir şey daha” formatında duyurulacak. Bu format Apple’ın efsanevi CEO’su Steve Jobs tarafından geliştirilmişti ve geçmişte pek çok devrimsel yenilik bu şekilde duyurulmuştu. Eğer COVID-19 nedeniyle fiziksel bir etkinlik Eylül-Ekim döneminde yapılamazsa, gelecek yılın Mart ayına ertelenecek. Bu duyuruda ürünün 2021 sonunda ya da 2022 başında piyasaya çıkacağı söylenecek.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Başlangıçta renkli cam olmayacak yani güneş gözlüğü olarak kullanılamayacak. Çünkü şu anda yapılan denemelerde renkli camlara görüntüyü yansıtabilmenin çok maliyetli olduğu söyleniyor. Bu üründe her iki cama da görüntü yansıtılacak. Bu görüntüler için “Starboard” adı verilen bir arayüz geliştiriliyor ve kontrol etmek için “gesture”lar kullanılacak.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Gözlük bir standa konularak kablosuz olarak şarj edilecek.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Gelelim bence en gerçekçi iddiaya. Gözlüğün üzerinde kamera olmayacak. Sadece LiDAR tarayıcı yer alacak. “Light detection and raging” adı verilen bu teknoloji iPad’in 2020 modeline donanım olarak yerleştirildi ancak henüz çok geniş bir kullanım alanı bulamadı. Ortamı derinlikli yani 3 boyutlu olarak algılanmasını kolaylaştıran bu teknoloji en çok artırılmış gerçeklik konusunda işe yarayacak. Videonun başında gösterdiğim görüntüler LiDAR taramasıyla elde edildi. Aynı tarayıcı gözlüklerde de olacak ve böylece geleneksel kameraya ihtiyaç duymadan ortam 3 boyutlu olarak algılanabilecek ve böylelikle içerisine başka nesneler yerleştirilebilecek.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Gözlükte kamera olmaması neden bu kadar önemli? Çünkü Google Glass ilk çıktığında en çok eleştirilen konu bu olmuştu. Gözlüğü tanıtmak için yapılan konsept videoda etrafındaki nesnelerle ve insanlarla etkileşime geçen bir kişinin &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=5R1snVxGNVs&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;günü&lt;/a&gt; anlatılıyordu. Şöyle bir gün hayal edin. Pencereden gökyüzüne bakınca hava durumu bilgisini görüyorsunuz. Kahvaltı yaparken arkadaşınızdan gelen mesaja cevap veriyorsunuz. Gün içinde gördüğünüz her şey gözlükteki kamera tarafından da görülüyor, yaptığınız her şey kaydediliyor. Metroda problem mi var? Alternatif bir yol önerisiyle adım adım yönlendiriliyorsunuz. Yolda bir konser afişiyle mi karşılaştınız? Akıllı asistanınıza konuşarak biletlerin satışa çıktığı tarihte size hatırlatmasını rica ediyorsunuz. Beğendiğiniz şeylerin fotoğrafını çekiyorsunuz ve sosyal medyada anında paylaşıyorsunuz. Bir zamanlar Google+ diye bir mecra vardı 🙂 Sadece fotoğraf çekmekle kalmayıp kendi gördüklerinizi canlı bağlantıyla başkalarına da gösterebiliyorsunuz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte bu konsept 7 yıl önce Google tarafından duyurulduğunda önce çok büyük bir heyecan dalgası yarattı, sonra da epeyce bir tartışmaya sebep oldu:&lt;em&gt; “Özel hayat diye bir şey kalmayacak. Gözümüzdeki kameralarla her şey canlı olarak yayınlanacak.”&lt;/em&gt; Gerçi az önce izlediğimiz senaryoyu o günden bugüne gelişen cep telefonu teknolojisi sayesinde artık bunları birebir yapabiliyoruz. Aradaki tek fark cep telefonunu gözlük olarak takmamak. İşte akıllı gözlüklerin vaadi tam olarak bu. Bazılarına göre artık cep telefonlarının bile sonunu getirebilecek yeni teknoloji, yeni büyük dalga bu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Dalga demişken size özel bir dalga göstereceğim şimdi. Gartner adlı araştırma firmasının “&lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/en/Hype_cycle&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;hype cycle&lt;/a&gt;” olarak markaladığı özel bir grafik bu. Teknolojik gelişmelerin 5 fazda gerçekleştiğini ve yaygınlaştığını &lt;a href=&quot;https://en.wikipedia.org/wiki/File:Hype-Cycle-General.png&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;gösteriyor&lt;/a&gt;.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İlk aşamada teknolojik bir tetikleyici ortaya çıkıyor. Az önce gösterdiğim konsept video benzeri görselleştirmelerle medyada konuşulmaya başlanıyor. “Early adopter” profilindeki kişiler yani erken benimseyiciler tarafından ürün yüksek fiyatına rağmen alınıp kullanılıyor ve ortaya çıkan bir kaç başarı hikayesiyle onun hakkındaki beklentiler zirveye çıkıyor. O yüzden bu ikinci aşamaya “köpürmüş beklentiler zirvesi” adı veriliyor. Tabi hiçbir ürün özellikle ilk aşamalarda böylesi yüksek beklentilere cevap veremeyeceği için bir süre sonra bu kez negatif haberler ortaya çıkmaya başlıyor ve zirveden aşağı “hayal kırıklığı” ovasına iniliyor. Bu üçüncü aşama ürünün kaderini belirleyen kritik bir yer. Bir daha ortaya çıkmayacak şekilde kaybolabilir ya da dördüncü aşamaya geçilebilir: “Aydınlanma patikası.” Böylece az önce inilen yerin aslında bir ova değil de vadi olduğu anlaşılır. Yoksa Silikon Vadisi mi desek bu bölgeye? Aydınlanma patikası uzun ince bir yol ve bu yolun taşları ürün geliştiricilerin önceki başarısızlıklarıyla döşeniyor. Eğer bunlardan doğru dersleri çıkarırlarsa, ilk kullanıcıların davranışlarını doğru bir şekilde analiz ederek problemleri çözerlerse ürün yaygınlaşıyor. Potansiyel hedef kitlenin %20-%30’luk bir kısmına ulaştığında artık beşinci ve son aşama başlıyor: “verimlilik platosu.” Bu plato ürünün olgunlaştığı, kitleler tarafından benimsendiği dönemi temsil ediyor. Cep telefonları uzun süredir bu platoya ulaşmış durumda. Artık herkes yeni bir dalga bekliyor. Akıllı gözlükler bu dalganın en güçlü adaylarından biri.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Google Glass 2013 yılında teknoloji tetikleyiciliği yaptı. Çok kısa bir süre içerisinde bu konudaki beklentileri zirveye oturttu, fakat başta üzerindeki kamera ve gizlilik kaygıları nedeniyle hakkında çok miktarda negatif haber üretilmeye başlandı. Bu haberlerin doğru olup olmamasından çok ürün geliştiricinin stratejisi önemli bu noktada. Genel kitle hayal kırıklığı ovasına hızla inerken -ki genelde böyle olur, bir ürün ne kadar hızlı köpürürse o kadar hızlı söner- Google strateji değiştirdi. Ürünün yeni versiyonu için hedef kitlesini kurumsal çalışanlar olarak belirledi. Yani akıllı gözlük kategorisinde bir ovaya değil vadiye indiğimizi söyleyebiliriz. Bu öyle bir vadi ki artık sadece Google değil, teknoloji konusunda akla gelen neredeyse tüm şirketler büyük bir hızla çalışmalarını sürdürüyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Google Glass’ın piyasaya çıkan 2. Sürümü sadece kurumları hedefliyor. Microsoft’un Hololens adlı ürününün de 2. versiyonu piyasaya çıktı. Bununla yapılan bir demoyu daha önce sizlere aktarmıştım. Magic Leap adında çok büyük bir gizlilikle çalışan bir başka firma bu konuda en ileri seviye ürünü geliştirdiği iddiasında. Yaptıkları demolar bu iddiaları desteklese de hala tam olarak vaat ettiklerini gerçekleştirdiğini söyleyemeyiz. En önemlisi de bunlar hala gerçek bir gözlükten çok sanal gerçeklik kasklarına benziyor. Şu anda satışta olan diğer markaların ürünleri de şöyle… &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=hhYPqF3aHUs&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Epson Moverio&lt;/a&gt; tam bir artırılmış gerçeklik gözlüğü değil gerçek dünyanın üstüne ek bilgiler yansıtabilen yardımcı bir ekran. &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=V-OxzjsB2s0&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Vuzix Blade&lt;/a&gt; de tam olarak benzer şeyleri yapıyor ancak hakkındaki ilk yorumlar oldukça kötü bir deneyim sunduğu yönünde. Fransız Optinvent Ora-2 ürünü Google Glass’ın neredeyse bire bir kopyası. Navigasyon cihazları üreten Garmin’in bisikletçileri hedeflediği Varia Vision ürünü de bisiklet bilgisyarlarını gözünüzün önüne getirmeyi hedefliyor. Microsoft Hololens’ten ilham alan Everysight Raptor ürünü de yine başlangıçta bisikletçileri hedeflemiş. Henüz piyasaya çıkmamış olsa da Samsung geçtiğimiz Ocak ayında yapılan CES fuarında kendi gözlüklerinin &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=lzYg32ngWmU&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;tanıtımını&lt;/a&gt; yaptı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Benim bugüne kadar gerçek bir gözlüğe en yakın bulduğum ürünse geçen yıl Kanadalı bir startup olan North firmasından geldi. Focals adlı bu ürünün gerçek bir gözlükten neredeyse hiçbir farkı yok ve önümüzdeki aylarda yeni bir versiyonunun piyasaya çıkacağını duyurdular.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Gördüğünüz gibi pek çok model piyasaya çıkmak üzere ve halihazırda satın alabileceğiniz ürün sayısı da epeyce bir çeşitliliğe sahip. Yani aslında “hayal kırıklığı” çukurundan çıkıp yavaş yavaş “aydınlanma patikası”nda yürümeye başladık. Peki neden hala tam olarak yaygınlaşamadı? Bunun pek çok sebebi var. Mesela AR konusunda Pokemon Go gibi oyunlar dışında henüz çok önemli bir ihtiyacımızı karşılayacak yazılımlar geliştirilemedi. Donanımlar henüz VR kasklardaki kadar etkileyici sonuçları üretemiyor. Gözlüklerdeki görüş alanı onlar kadar geniş olmadığı için kapsayıcı bir deneyim sunamıyor. Ve tabiki en önemli sebep duygusal.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;En gelişmiş ürünlerden biri olan Hololens 2’yi Amerikan ordusu gibi siz de alıp kullanabilirsiniz ama $3499’lık bir ücret karşılığında. Ondan daha iddialı olmasına rağmen daha ucuza ürün sunmakla övünen Magic Leap’in fiyatı $2295. Bu işi tetikleyen Google’ın Glass 2’sini kendiniz alamasanız da kurumunuza aldırmak isterseniz kişi başı $999’lık bir ücretin ödenmesi gerekecek. Piyasada alabileceğiniz en ucuz ürün az önce bahsettiğim Kanadalı startup North’un $599’lık Focals gözlükleri. Maalesef onlar da küçük bir firma olduğu ve arkasında da dünya devlerinin ekosistem desteğini alamadıkları için henüz yaygınlaşmaktan çok uzak bir durumdalar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu durum ilginç bir şekilde bana 2000’li yılların başını hatırlatıyor. O zamanlar Focals benzeri bir başka firmanın çıkardığı dokunmatik bir telefonu kullanıyordum: artık pek çoğunuzun adını duyduğu HTC firmasının Touch adlı ürünü. Ekranına dokunarak işlem yapılabilen ilk telefonlardan biriydi. İşletim sistemi olarak Windows kullanıyordu ve masaüstü bilgisayarlar için tasarlanmış böyle bir işletim sisteminin sunduğu deneyim yeterli değildi. Ayrıca yeni bir teknoloji olduğu için fiyatları da epeyce yüksekti. İşte tam böyle bir dönemde Steve Jobs diye biri sahneye çıkıp her zaman olduğu gibi en şaşırtıcı duyuruyu “ve bir şey daha var – one more thing” diyerek açıkladı: iPhone’u tanıttı. O güne kadar zaten var olan bir ürün kategorisi -dokunmatik akıllı cep telefonları- o günden sonra yaygınlaşmaya başladı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şimdi de akıllı gözlükler var. Fakat bunların yaygınlaşabilmesi için gereken pek çok şart henüz olgunlaşmadı. Apple, iPhone’la yaptığı hamleyi bir kez daha yapabilecek mi göreceğiz. Daha böyle bir ürünü yapıp yapmayacağını bile resmen açıklamadı. Ama bütün işaretler yapacağını gösteriyor. Son yıllarda satın aldığı firmaların çoğu bu amca yönelik olduğu anlaşılıyor: 2014’de bünyesine kattığı Luxvue çok küçük ve parlak ekran üreticisiydi. Daha sonra göz hareketlerini takip eden Sensomotoric, artırılmış gerçeklik kaskları üreten Vrvana ve artırılmış gerçeklik yazılımları geliştiren Flyby, Metaio gibi küçük startupları tek tek satın aldı. Sonra da bu konuyla ilişkili patentleri duyurdu, şirket bünyesinde yeni işe alımlar yaptı. Videonun başında sıraladığım gayriresmi kaynaklardan gelen son bilgiler artık ürünün prototip aşamasını da geçip pazarlamaya ilişkin ayrıntıların belirlendiğini gösteriyor. Tabiki COVID-19 nedeniyle üretim planlarında gecikmeler olacaktır ama Apple Glass’ın 2022 civarında kitleler tarafından kullanılmaya başlanacağını söyleyebiliriz. Eğer açıklandığı gibi rekabetçi bir fiyat etiketiyle sunulabilirse ve Microsoft, Google, Samsung gibi klasik rakiplerin de etkileyici özelliklere sahip ürünleri benzer ya da daha uygun fiyatlı olarak piyasaya çıkaracağını düşünürsek akıllı gözlüklerin hızla yaygınlaşacağını da öngörebiliriz. Bu arada rakiplere yeni ve eski bazı isimler de eklenecek hiç şüphesiz. Bir zamanlar cep telefonu dünyasında en önemli inovasyonlara imza atan HTC son dönemde bu konuda fazla bir varlık gösteremiyor belki ama bilin bakalım VR kasklar konusunda dünyadaki en iddialı ürünlerden birini kim geliştiriyor? &lt;a href=&quot;https://www.theverge.com/2020/2/20/21145260/htc-project-proton-vr-ar-xr-headset-prototype-cosmos-vive-5g&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;HTC Vive&lt;/a&gt;. Ona çok benzer bir ürünü oldukça uygun bir fiyatla piyasaya kim çıkardı? Oculus yani dolayısıyla onu satın alan Facebook. Bu kez eski ve yeni oyuncular çok daha rekabetçi bir şekilde bu yeni dalgaya sahip çıkmaya çalışacak ve bizler Gartner’ın bu “Hype Cycle” dalga teorisindeki 5 aşamanın 10 yıl gibi (2013-2023) oldukça kısa sayılabilecek bir sürede gerçekleştiğine tanık olacağız. Sürekli sözünü ettiğimiz teknolojinin giderek hızlanması söyleminin en somut örneklerinden biri bu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Gartner bunu genellikle tüketici teknolojileri için oluşturuyor ama ben benzer bir eğilimi uzay teknolojilerinde de görüyorum. 4 Ekim 1957’de Sovyetler Birliği’nin Sputnik 1 uydusunu yörüngeye oturtmasıyla başlayan uzay çağı Amerikalıların Ay’a insan göndermesiyle “köpürmüş beklentiler zirvesi”ne ulaştı. Fakat orada dişe dokunur bir şey bulamayınca ve ezeli rakibi Sovyetler Birliği dağılıp da bu konudaki konsantrasyonunu kaybedince insanlık negatif haberler ve komplo teorileriyle hayal kırıklığı ovasına doğru inmeye başladı. 2000’li yılların başında kurulan özel şirketlerle bu inişin sonu geldi. Özel şirketlerin uzay çağında faaliyet göstermeye başlamasıyla birlikte artık dördüncü aşamaya geçiyoruz. 50 yıl süren ilk üç aşamadan sonra bu yeni dönem belki en az bir o kadar daha sürecek. “Aydınlama patikası”ndaki bu yürüyüş oldukça zorlu olacak. Grafikteki “verimlilik platosu”na ne zaman ulaşacağımızı da o platonun tam olarak nerede olduğunu da bilemiyoruz. Akıllı gözlüklerin 10 yılda tamamladığı döngü uzay teknolojilerinde 100. Yılına ulaştığında ya Ay’da ya da Mars’taki platolardan birinde insanların dolaşacağına artık kesin gözüyle bakabiliriz.&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>barisozcan:5qJan424g</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/5qJan424g?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>Taş – Makas – Kağıt Oyunu Nasıl Kazanılır?</title><published>2020-06-19T05:45:22.678Z</published><updated>2020-06-19T05:45:22.678Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/ae/1e/ae1e6aef-3561-4103-a31f-f87a0466e3da.png"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c9/f4/c9f4ed39-503f-49fb-8673-1ede96152b83.jpeg&quot;&gt;Kağıt, taşı sarar,</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c9/f4/c9f4ed39-503f-49fb-8673-1ede96152b83.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;Kağıt, taşı sarar,&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;Makas, kağıdı keser,&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;Taş, makası ezer.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;2005 yılında Fransız ressam Paul Cézanne’ın &lt;a href=&quot;https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/e/e1/Les_Grands_Arbres_au_Jas_de_Bouffan%2C_par_Paul_C%C3%A9zanne%2C_Yorck.jpg&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bu tablosu&lt;/a&gt; New York’ta $11,776,000’lık bir fiyata satıldı. Ressam 1859’dan 1899’a kadar yaşadığı &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/en/Bastide_du_Jas_de_Bouffan&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;bu kır evinin&lt;/a&gt; hemen her köşesinden gördüğü manzaraları resmederken bir gün bunlardan birinin yaşadığı ev ve araziden çok daha değerli hale gelip satılacağını tahmin edemezdi herhalde. Hele bunun nasıl satıldığını bilseydi kulaklarına inanamazdı büyük bir ihtimalle.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;2005 yılında tablonun son sahibi Japon elektronik devlerinden Maspro Denkoh şirketiydi. Evet şirketler bu tür tabloları, sanat eserlerini bir yatırım aracı olarak kullanabiliyor. Nitekim Maspro Denkoh’nun koleksiyonunda Fransız empresyonistlerin yanı sıra Picasso ve Van Gogh gibi oldukça meşhur ressamların eserleri de vardı. Bunları satmak için açık arttırma firmalarından teklifler aldılar. Dünyaca ünlü iki firmanın teklifi birbirine çok yakın olunca, şirketin CEO’su Takashi Hashiyama çok ilginç bir yöntemle karar vereceklerini duyurdu. Bu iki firmaya taş-makas-kağıt oynatacaklardı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Yazı-tura atmak ya da çöp çekmek değil bakın, taş-makas-kağıt oynatmak! İki oyuncunun üç durumdan birini seçtiği son derece basit bir oyun. Sadece elinizi kullanarak oynayabiliyorsunuz. El yumruk şeklindeyse taş, iki parmak açık olursa makas ve tüm parmaklar açık olursa da kağıt oluyor biliyorsunuz. Karşılıklı kombinasyonlarda taraflar farklı bir şekil yaparsa biri diğerini mutlaka yeniyor. Yani ekonomi ve oyun teorisine göre bu &lt;a href=&quot;https://www.wikiwand.com/tr/S%C4%B1f%C4%B1r_toplaml%C4%B1_oyun&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;sıfır toplamlı&lt;/a&gt; bir oyun.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Kağıt, taşı sararak yener. Makas, kağıdı keserek yener. Taş, makası ezerek yener.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Dünyanın en eski ve en yaygın oyunlarından biri bu. Çin’li yazarlar M.Ö. 200’lü yıllarda bile oynandığını yazmışlar. Sonra Japonlar bu oyunu çok sahiplenip bir sürü varyasyonunu da yapmışlar. &lt;a href=&quot;https://en.wikipedia.org/wiki/File:Mushi-ken_(%E8%99%AB%E6%8B%B3),_Japanese_rock-paper-scissors_variant,_from_the_Kensarae_sumai_zue_(1809).jpg&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Mesela&lt;/a&gt; sümüklüböcek-kurbağa-yılan. &lt;a href=&quot;https://en.wikipedia.org/wiki/File:Kitsune-ken_(%E7%8B%90%E6%8B%B3),_Japanese_rock-paper-scissors_variant,_from_the_Genyoku_sui_bento_(1774).jpg&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Ya da &lt;/a&gt;avcı-muhtar-tilki. Evet muhtar, bu kombinasyon benim de çok ilgimi çekti 🙂&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte Japonlar bu kadar sahiplendiği için olsa gerek pahalı sanat koleksiyonunu hangi açık arttırma firmasıyla satışa çıkartacağına karar vermek isteyen Hashiyama, bunların temsilcilerini Tokyo’ya davet eder. İngiltere kökenli Christie’s firması konuyu çok ciddiye alır. Böyle bir meydan okumada mücadele etmek için Japonya şubesinin başındaki Bayan Kanae Ishibashi’yi &lt;a href=&quot;https://www.artsy.net/article/artsy-editorial-christies-sothebys-played-rock-paper-scissors-20-million-consignment&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;görevlendirir&lt;/a&gt;. Bayan Ishibashi oyunun psikolojisine odaklanır. Etrafındaki hemen herkese danışır ve en sonunda 11 yaşındaki Flora ve Alice adlı ikizlerin tavsiyesini tutmaya karar verir. Düşünsenize yaşlı başlı bir sanat entellektüeli, milyonlarca dolarlık bir iş anlaşmasını kazanmak için 11 yaşındaki çocuklardan tavsiye alıyor 🙂 Alice der ki: &lt;em&gt;“Kesinlikle makasla başlamalısın.”&lt;/em&gt; Kardeşi Flora da ekler: &lt;em&gt;“Çünkü taş ilk akla gelen seçenektir ve makas kağıdı keser.”&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Rakip firma Sotheby’sin yetkilileri konuyu psikolojik olarak değerlendirmek yerine tamamen şans işi olarak ele alır. Sotheby’s firmasının düzenlediği bir müzayedede Banksy’nin 8.000.000 TL değerindeki tablosunu nasıl imha ettiğini daha önceki bir &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=joZvGqg0K_U&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;videomda&lt;/a&gt; anlatmıştım. İşte bu konuda dünyanın en ünlü firmalarından biri işi tamamen tesadüfi oynama stratejisiyle götürmeye karar verir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir taraf insan psikolojisini kullanacak, diğer taraf tesadüfi oynama stratejisini. Sizce hangi taraf bu oyunu kazanır?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Konuyu “oyun teorisi” açısından ele alır ve bir matris hazırlayacak olursak ortaya şöyle bir &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=htwY9ZMggxU&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;tablo&lt;/a&gt; çıkıyor. Bu tabloya göre oyuncuların “hep taşı seç” gibi pür bir strateji izlemesi halinde matematikçi John Nash’in adıyla anılan “Nash equilibrium” ya da “Nash dengesi”ne ulaşılamıyor. Çünkü senin hep taşı seçtiğini görürsem, doğal olarak stratejimi değiştirir ve ben de kağıdı seçmeye başlarım. Dolayısıyla gerçekten rastgele oynamak en iyi seçim gibi görünüyor, çünkü gerçekten rastgele bir rakibin karşısında bu oyunda bir avantaj elde edebilmek mümkün değil.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Yani Sotheby’sin kullanmayı düşündüğü taktik daha doğru gibi. Fakat gerçekten rastgele davranabilen bir oyuncu olabilir mi? Eğer söz konusu insansa hayır. İnsan kendisini ne kadar zorlarsa zorlasın rastgele davranamaz. O yüzden bu oyunda bile kazanmak için bazı teknikler uygulanıyor. Turnuvalarda özellikle rakibin psikolojisini ve davranış biçimlerini analiz etmek işe yarayabiliyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu üç el hareketinden özellikle “taş” diğerlerinden biraz daha farklı. Zaten o yüzden ikiz kızlar belki de sezgisel olarak “ilk akla gelen taşdır” demişti. Çünkü sayarken elimizi yumruk yapıyoruz. Eğer karşımızdakinin üçüncü adımda el hareketinin değişmeye başladığını görmezsek yumruk yani taş olarak kalacak demektir. O zaman kağıt yaparak kazanmak mümkün olabilir. Ama ya karşımızdaki kişi de bu tekniği biliyor ve o yüzden üçüncü adımda bile elini değiştirmeden bizi yanıltmaya çalışıyorsa? Yani bizim kağıt yapmamızı sağlayıp son anda elini makasa dönüştürürse?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Gördüğünüz gibi işin içine insan girince konu tesadüfi olmaktan çıkıyor. Eğer iki oyuncu da robot olsaydı o zaman gerçekten yazı-tura atmak gibi ihtimal hesaplarından söz eder ve kimin kazanacağını bilemezdik. Peki ya bir taraf insan diğer taraf robot olursa sonuç ne olur? Bu sorunun cevabı o robotun yazılımını geliştiren kişilerin kabiliyetine bağlı. Eğer istatistik hesaplarına göre bir algoritma yazarlarsa kaybetme ihtimali yüksek.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Robotları ve taş-makas-kağıt oyununu çok seven Japonlar ne yapmış biliyor musunuz? Bu oyunu oynayan ve asla kaybetmeyen bir robot &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=g_1Ll4fhRso&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;yapmışlar&lt;/a&gt;. Bu robotun karşısında kazanmanız imkansız. Çünkü robot istatistiksel hesaplara göre değil size göre davranıyor. Az önce anlattığım durumda olduğu gibi saniyenin binde biri kadar kısa bir süre içerisinde sizin hangi hareketi yapacağınızı fiziksel olarak algılıyor ve onu yenecek şekli çok büyük bir hızla gerçekleştiriyor. Bunu o kadar hızlı bir şekilde yapıyor ki biz aynı anda olduğunu düşünüyoruz. Oysa gerçekten bu oyunu oynadığınızda fark edeceksiniz ki tam bir eş zamanlılığın insanlar tarafından yakalanması mümkün değil. Belki biz farkına bile varmadan gözümüz rakibin yapacağı hareketi yakalıyor ve bilinçaltımız buna karşı bir hamle geliştiriyor ya da geliştiremiyor. İşte o yüzden hiçbir şeyi tamamen tesadüfi, tamamen rastgele olarak yapamıyoruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu robotu yapanların asıl amacı ona oyun oynatmak değil elbette. Amaç insan davranışlarını analiz ederek doğru kararlar verebilen bir robot yapmak. Diyelim ki siz ders çalışırken ya da kitap okurken size bir içecek getiren garson robot &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=dZyp41qBZBE&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;yaklaşıyor&lt;/a&gt;. Tam o sırada dalgın bir şekilde masanın üstündeki çaya elinizi uzatıyorsunuz. Robot bu hareketi milisaniyeler içerisinde algılıyor ve hemen durarak ne yapmak istediğinizi anlamaya çalışıyor. Acaba çay fincanına mı uzanıyor yoksa kitaplara mı? Bunu hesapladıktan sonra bu sefer fincanı alıp içecek mi yoksa kenara mı çekecek ya da bana mı fırlatacak? Bunu hesapladıktan sonra bu sefer bir yudum daha mı alacak yoksa fincanı tekrar masayı mı koyacak? Bütün bu hesaplamalarda normal şartlar altında eşit ihtimaller söz konusu olurdu. Ama eylemi gerçekleştiren bir insan olduğu için henüz onu yapmadan, harekete geçmeden bile vücudu milisaniyeler içerisinde bazı mikro işaretler veriyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bilmem anlatabildim mi, şu işaretleri yapmama rağmen beni görmezden gelen garson kardeş! Ya bir şey de istemiyorum, hesabı ödeyip kalkacağım.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Rakibin mikro işaretlerini okumak dışında bir başka yöntem daha kullanılabilir. Çin’de yapılan bir &lt;a href=&quot;https://arxiv.org/pdf/1301.3238.pdf&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;araştırmada&lt;/a&gt; oyuncuların bir önceki roundda meydana gelen durumdan etkilendikleri bulunmuş. Bilmeniz gereken iki şey var.&lt;/p&gt;
  &lt;ol&gt;
    &lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kazanan kalır&lt;/strong&gt; yani bir sonraki seçimi de aynı olacaktır&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;&lt;strong&gt;Kaybeden değiştirir&lt;/strong&gt; yani bir sonraki seçimi farklı olacaktır&lt;/li&gt;
  &lt;/ol&gt;
  &lt;p&gt;Büyük bir ihtimalle…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Örneğin ilk roundda siz taş yaptınız, rakibiniz kağıt. O kazandı, siz kaybettiniz. Az önceki ihtimallere göre ikinci roundda o kazandığı için yine kağıt yapacak, bunu bildiğiniz için siz de makas yaparak kazanacaksınız. O kaybettiğine göre ikinci istatistik gereği seçimini değiştirerek büyük ihtimalle makas yapacak. Bu durumda siz ne yapmalısınız? Taş! Tebrikler, 2-1 kazandınız.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Tabi rakibiniz de bu istatistikleri biliyorsa oyunun dengeleri yine değişir. Ama siz onun bunu bildiğini anlarsanız o zaman siz de ona göre davranırsınız. Zaten bu durumda kural, teknik, strateji diye bir şey kalmaz. Bu durumda size tavsiyem stratejinizi değil, oyunu değiştirmek olur. Mesela taş – makas – kağıt – kertenkele – Spock oynayabilirsiniz. Bunu en son anlatırım.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Biz önce gidip bizim açık arttırmacı firmaların oynadığı oyuna bir bakalım… Japon şirket pahalı resim koleksiyonunu kimin satacağına karar vermek için Christie’s ve Sotheby’s yetkililerini Tokyo’daki ofisine davet eder. Fakat oyunu elleriyle oynatmaz. Kağıda yazmalarını ister. Sotheby’s yetkilisi belki de bu kağıda yazma işinden etkilenerek kağıda kağıt yazar. 11 yaşındaki ikizlerden psikolojik taktikler alan Christie’s yetkilisinin ne yazdığını tahmin ediyorsunuzdur herhalde: Makas. Bu ihaleyi böylesine basit bir düşünce şekliyle kazanmayı başarır. Aralarında Cezanne’ın başta gösterdiğim tablosunun da yer aldığı koleksiyonun satılmasına aracılık ederek milyonlarca dolarlık kazanç elde eder.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Sanırım sanat eserlerinin nasıl olup da bu kadar değer kazanabildiğini gerçekten anlayabilmiştir bu müzayede firması. Çünkü taş-makas-kağıt gibi basit bir oyunu kazanmanın yolu da aynı şeyi anlamaktan geçiyor. İnsan psikolojisini. Bu öyle bir psikoloji ki, az olanı, eşsiz görüneni değerli bulduğu için sanat eserlerine çok büyük paralar ödeyebilir ve bazı büyük kararları verebilmek için kendine çok minik oyunlar icat edebilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;Makas kağıdı keser,Kağıt taşı sarar,Taş kertenkeleyi ezer,Kertenkele Spock’ı zehirler,Spock makası parçalar,Makas kertenkeleyi keser,Kertenkele kağıdı yer,Kağıt Spock’ı çürütür,Spock taşı buharlaştırır,ve her zamanki gibi taş makası ezer.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>barisozcan:mWrT9tdey</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@barisozcan/mWrT9tdey?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=barisozcan"></link><title>1001 (W)agonlu Tren: Snowpiercer</title><published>2020-06-19T05:40:25.273Z</published><updated>2020-06-19T05:41:19.274Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/7c/5a/7c5a7672-55eb-4064-822f-0b3037ae42ce.png"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/8f/d0/8fd0aa52-34f4-41b9-a050-91e985109fa6.jpeg&quot;&gt;Küresel ısınma inkar edilemeyecek kadar önemli bir probleme dönüşünce dünya üzerindeki ülkeler onunla mücadele edebilmek için CW7 adlı bir kimyasal maddeyi atmosfere salar. Dünya soğumaya başlar. Öylesine soğur ki büyük bir hızla yeni bir buzul çağına girilir. Yeryüzündeki insanların neredeyse hepsi ölmüştür. Geriye kalan 1000 kişi yaşayabilmek için sürekli hareket halinde dünyayı turlayan 1001 vagonlu bir trene sığınır. Karları küreyerek yoluna devam eden bu trenin, onun hikayesini anlatan 1982 yapımı çizgi romanın, 2013 yapımı filmin ve yeni gösterilmeye başlanan 2020 yapımı dizinin adı Snowpiercer.</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/8f/d0/8fd0aa52-34f4-41b9-a050-91e985109fa6.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Küresel ısınma inkar edilemeyecek kadar önemli bir probleme dönüşünce dünya üzerindeki ülkeler onunla mücadele edebilmek için CW7 adlı bir kimyasal maddeyi atmosfere salar. Dünya soğumaya başlar. Öylesine soğur ki büyük bir hızla yeni bir buzul çağına girilir. Yeryüzündeki insanların neredeyse hepsi ölmüştür. Geriye kalan 1000 kişi yaşayabilmek için sürekli hareket halinde dünyayı turlayan 1001 vagonlu bir trene sığınır. Karları küreyerek yoluna devam eden bu trenin, onun hikayesini anlatan 1982 yapımı çizgi romanın, 2013 yapımı filmin ve yeni gösterilmeye başlanan 2020 yapımı dizinin adı Snowpiercer.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Eğer bu hikayeyi ilk kez duyuyorsanız ve ilginizi çektiyse diziyi ve çizgi romanı şimdilik boşverin. Güney Kore sinemasının -bence- bugüne kadar yapılmış en iyi filmini izleyin. Spoiler kaygısı taşıyanlar burada bizden ayrılabilirler.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Snowpiercer (kar küreyici) 1001 vagonlu bir tren. Hiç durmadan hareket ediyor. Yıllarca… Dizide tren harekete geçtikten 7 yıl sonrasını, filmde 17 yıl sonrasını izliyoruz. Neden ve nasıl hiç durmadığı konusuyla pek ilgilenmiyoruz. Teknolojik olarak kendi kendine sonsuza dek çalışan bir çeşit devridaim makinesi olabilir bu tren. Sonuçta bir bilim-kurgu hikayesi bu. Başka hikayelerde de dünyanın problemlerinden bazı seçilmişleri kurtaran taşıt araçlarını okumadık mı? Nuh’un gemisi, Kaptan Nemo’nun Natilüs’ü gibi burada da Wilford’un treni var. Geleceği gören Wilford dünya buzul çağına girmeden önce Snowpiercer adlı bu treni yapmış.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Böyle bir trenin tasarımını bir hayal edin. Bir vagonun ortalama 18 metre uzunlukta olduğunu düşünecek olursak trenin toplam uzunluğu 18 km’den fazla olmalı. Metal bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerliyor. &lt;em&gt;“İçinde 1000 yolcu taşıdığına göre herkesin kendi vagonu vardır herhalde…”&lt;/em&gt; diye düşünüyor olabilirsiniz. Eğer öyleyse çok zarif, çok naifsiniz. İnsanlık tarihinde kaynakların eşit ve ölçülü bir şekilde dağıldığını hiç duydunuz mu? Okullarda, Hindistan’daki kast sistemini öğreniriz. Sınıfsal ayırımın sadece Hindistan’da mı olduğunu zannediyorsunuz? Her zaman ve her yerde var. İnsanlar derilerinin rengine, doğdukları ülkeye, cinsel eğilimlerine ve daha pek çok kritere göre ayrılır ve hayatın farklı vagonlarına tıkılır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu hikayenin temelde odaklandığı nokta da bu. Tren kendi içinde hassas dengelere sahip bir ekosistem olarak tasarlanmış. Yolculuğun yedinci yılını anlatan dizide 3000 kişiye çıkarılan tren nüfusunun orada nasıl yaşadığı ve vagonlarla bizim dünyamız arasındaki benzerlikler oldukça çarpıcı bir şekilde &lt;a href=&quot;https://www.youtube.com/watch?v=nH3AdNldWGE&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;vurgulanmış&lt;/a&gt;.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/1&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;0001&lt;/a&gt; numarada lokomotif var. Her şeyi yöneten, arkasından sürükleyen liderin, Wilford’un kutsal mekanı. Biz bu tasarımdan çok yolculuğun 17. Yılını anlatan filmdeki bu lokomotif tasarımı üzerinde düşüneceğiz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;En zenginler en öndeki 1.mevki vagonlarda yaşıyor. Çevreyi incelemek istediklerinde &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/4&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;0004&lt;/a&gt; numaralı vagonu, şömine ateşinin başında sohbet etmek istediklerinde &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/25&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;0025&lt;/a&gt; numaralı vagonu, yemek yemek istediklerinde &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/165&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;0165&lt;/a&gt; numaralı vagonu kullanıyorlar. &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/187&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Akvaryumları&lt;/a&gt; da var, o akvaryumdan yakaladıkları balıkları kullanarak hazırladıkları suşi barları da… Balık yemek değil de balık gibi hissetmek isterlerse &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/189&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;termal vagona&lt;/a&gt; geçebilirler. Çok az sayıdaki bu seçkin insanlar çok sayıdaki zevklerini karşılayan bu ön vagonlarda yaşamlarını sürdürüyor. Filmde de dizide de vagonları bu kadar ayrıntılı olarak görmüyoruz ama konuyu anladık sanırım.&lt;/p&gt;
  &lt;ol&gt;
    &lt;li&gt;&lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/217&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;0217&lt;/a&gt;. vagondan itibaren 2. Sınıf yolcular başlıyor. Burada lüks değil, verimlilik ön planda. Hani bizim yaşadığımız üst üste dizili vagonlardan oluşan apartman dairelerimiz gibi modüler bir tasarım bu. Ayrıca fonksiyonel birimler de var. &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/388&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Hastane&lt;/a&gt;, &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/408&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;medya&lt;/a&gt;, kütüphane, spa, hayvanat bahçesi ve hatta kedi temalı bir &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/412&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;kafe&lt;/a&gt;… İlginçtir böyle bir kafeye Güney Kore’de gerçekten rastlamıştım. Trenin ortalarında okul fonksiyonu gören &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/429&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;sınıf vagonları&lt;/a&gt; Trenin yolculuğuna devam edebilmesi için orta sınıfın çocuklarının endoktrinasyonu, pardon eğitimi &lt;a href=&quot;https://youtu.be/YR5ApYxkU-U?t=142&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;şart&lt;/a&gt;. Bu vagon önemli. Buraya tekrar döneceğiz.&lt;/li&gt;
  &lt;/ol&gt;
  &lt;p&gt;Şimdi 3. Bölüme doğru ilerleyelim. &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/727&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;0727&lt;/a&gt; numaralı vagon bir sera. Sebze-meyve yetiştiriliyor.  &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/838&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;0838&lt;/a&gt;’de hayvancılık yapılıyor. &lt;a href=&quot;https://www.tntdrama.com/snowpiercer/wilfordindustries#/train-cars/car-number/980&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;0980&lt;/a&gt; numaralı vagon bir pazar yeri. Alt sınıfın insanları burada buluşuyor. Dizinin yayınlanan ilk üç bölümünde olaylar orta vagonlarda ve daha gerideki endüstriyel görünümlü, neon ışıklarıyla bize bir başka distopik bilim kurgu olan BladeRunner’ın atmosferini sunan bu pazar yerinde geçiyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bunun da gerisinde en alttakiler var. Trenin kuyruğundakiler. Şehirlerin dışına itilen teneke mahalleliler. Sayıca en fazla olmalarına rağmen en kısıtlı alanda altlı üstlü yaşamak zorunda kalanlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Filmin hikayesi işte burada, en son vagonda başlıyor. Hiç penceresi olmayan bu karanlık vagonda. Orada Curtis’le tanışıyoruz. Çevresindeki çaresizleri kurtarmak isteyen kişiyle. Treni tasarlayan ve kontrol eden Wilford, kuyruğa belli aralıklarla kendi yöneticilerini göndermektedir. Onlar da kuyruktaki çocukları ailelerinden ayırıp öndeki vagonlara sürüklemektedir. Yine böyle bir devşirme anında ana-babalar isyan eder ve onlardan biri yöneticinin kafasına bir ayakkabı fırlatır.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Bu bir ayakkabı değil. Bu düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. &lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Yöneticiler her zaman olduğu gibi kendi anlatılarıyla alt sınıfları kontrol altında tutmaya çalışırlar. Buna da düzen adını verirler.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Ölümcül soğuk, dışarıdaki öcü, onların sopasıdır. Herkes bu düzenin içinde kalmalı, kendine biçilen rolü oynamalıdır. Kendi yerini bilmelidir. Yöneticinin bir yandan sözlerini dinlerken bir yandan da kendisine fırlatılan bu ayakkabıyı insanların üstünde nasıl kullandığına iyi bakın.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız. &lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;İşimize bakmalıyız. Haddimizi bilmeliyiz.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Kafanıza ayakkabı giyer misiniz?&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Tabiki kafanıza ayakkabı giymezsiniz.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayağa aittir.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Çoğumuz ayakkabıyız. Trenin kuyruğunda, karanlıkta yaşıyoruz. Peki başımızın üstünde taşıdıklarımız, şapkalarımız kim?&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Ben şapkayım, siz ayakkabı.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Yıllarca ayakkabı olmaktan, şapkaların altında ezilmekten canına tak eden Curtis, etrafındakilerle birlikte ön vagona gidip Wilford’u ele geçirmeye karar verir. Daha doğrusu özgür kalan tek şeyiyle, iradesiyle karar verdiğini sanar. Çünkü hayatının bu en önemli kararını verirken iki şey onu yönlendirmiştir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Birincisi ön vagonlardan yiyeceklerin içinde kendisine kırmızı harflerle şifreli mesajlar gönderen gizemli muhbir.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Muhbirimiz bize bir isim verdi.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Ve ikincisi de kuyruktaki insanların ruhani lideri Gilliam…&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Bana böylesine tapmamalı. Onun düşündüğü adam değilim.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
    &lt;li&gt;Çok azımız öyle.&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;&lt;em&gt;“Bana böylesine tapmamalı”&lt;/em&gt; derken konuştuğu kişiyi taparcasına seviyor. &lt;em&gt;“Onun düşündüğü adam değilim”&lt;/em&gt; derken konuştuğu kişi onun düşündüğü gibi mi? Arkadaki yaşlı adam ve öndeki muhbir. Curtis bu ikisinin etkisinde bir plan yapmıştır. Lokomotifi ele geçirip Wilford’un yerine Gilliam’ın geçmesi gerektiğini düşünür.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Treni sen yönetmelisin. Wilford değil.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Bunu söyleyince Gilliam’ın verdiği cevaba ve içinde bulunduğu çerçeveye dikkat edin.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Ben eski gölgemin de gölgesiyim artık. &lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Sinema tarihinde gördüğüm en iyi “foreshadowing” tekniklerinden birini uygularken yönetmen resmen “shadow” yani “gölge” kelimesini oyuncuya söyletiyor. Foreshadowing, önceden ima etme sanatıdır. Filmi ikinci kez izlemeden böyle bir sahneyi anlayamazsınız. İşin ilginci 2011.11.11 tarihinde yazımı tamamlanan senaryonun &lt;a href=&quot;https://www.scriptslug.com/assets/uploads/scripts/snowpiercer-2013.pdf&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;son taslağında&lt;/a&gt; böyle bir diyalog yok.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Önlerdeki muhbirin gönderdiği mesajda bir isim vardır. Trenin laboratuvar/morg karışımı vagonundaki çekmecelerde uyutulan Namgoong. Trendeki vagonlar arası geçişleri kontrol eden kapıları tasarlayan kişidir bu. Dolayısıyla o kapıların ve bu hikayenin anahtarı olacaktır. O ve kızı Yona uyuşturucu karşılığında kapıları açmayı kabul eder. Evet baba ve trende doğan kızı gördüğümüzde onların uyuşturucu bağımlısı zavallılar olduğunu düşünürüz. Oysa onlar da düşündüğümüz gibi değildir. Ama biz insanları görür görmez 1001 vagonlu beynimizin bir bölmesine tıkıp yaftayı yapıştırıveririz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Curtis ve beraberindekilerin trenin en arka vagonundan en öndeki lokomotife doğru başlattıkları kanlı mücadele devam ederken, Namgoong kızına doğa dersleri vermeye çalışır. Arkadaki yaşlı adamın ve öndeki yöneticilerin dışarıdaki dünyayı ölümle özdeşleştirmesi nedeniyle, içeridekiler sadece ileri ve geri hareket edebileceklerini düşünürler. Onlar bir ileri bir geri kendi içlerinde savaşırken, birbirlerini yiyip bitirirken, Namgoong sessizce kızına başka bir yönü, dışarıdaki dünyayı gösterir. İçinde hapsoldukları o metal kutunun dışında düşünmesini sağlar. Ona gerçek bir eğitim vermeye çalışır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte tam o sırada arkadan yola çıkan isyancılar trenin ortalarındaki sınıf vagonuna ulaşırlar. Orta sınıf vagonu. Burası rengarenk döşenmiş oldukça çekici bir vagondur. Küçük öğrencilere tren ve o trenin tasarımcısı hakkında videolar izletilir.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Daha çocukluğunda bile Bay Wilford’un lokomotiflere olan düşkünlüğü belliydi. &lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Wilford ismini duyan çocuklar kutsal işaretler yaparlar. Haç yerine W. Ve orada öğreniriz ki dünyadaki tüm demiryollarını birbirine bağlayarak 438.000 km uzunluğunda bir ağ oluşturan Wilford’un bu treni her yıl dünya üzerinde bir tur atarak ilerlemektedir. Adeta bir saat gibi. Her ay özel bir gün vardır ve o gün hep aynı noktadan geçmektedir. Hatta trenin önündekilerle arkadakilerin savaştığı bir anda tren yılbaşında geçilen Yekaterine köprüsüne ulaşınca her iki taraf da savaşmayı kesip kısa bir kutlama bile yapar. Bu öykü, hayat gibi trajikomiktir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Sınıf vagonundaki öğretmen, adeta bir kilisede org çalıp ilahiler söyleyen bir rahibe edasıyla kendinden geçmiş bir şekilde Wilford’u ve kutsal lokomotifi çocuklara ezberletir.&lt;/p&gt;
  &lt;ul&gt;
    &lt;li&gt;&lt;em&gt;Lokomotif ebedidir. Lokomotif daimidir. Sebebi kimdir? Wilford.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;
  &lt;/ul&gt;
  &lt;p&gt;Wilford’ı ortadan kaldırmak için yola çıkan Curtis, nihayet lokomotife ulaştığında biz de asıl sürprizle karşılaşırız. Onun başlattığı bu isyanın bile özgür iradesiyle gerçekleşmemiş olduğunu anlarız. O bile Wilford’un tasarımının bir parçasıdır. Tüm bu trende olanlar bir çeşit testtir. Curtis’in kararlarına etki eden o vahiy benzeri kırmızı mesajları önlerden gönderen muhbir, Wilford’un ta kendisidir. Taparcasına sevdiği o en arkadaki yaşlı adam Gilliam, Wilford’un adamı, adeta onun gölgesidir. Trenin her yerinde gördüğümüz 1001 W simgesi, tüm sistemi kontrol eden Wilford’un uzantılarından başka bir şey değildir. Kendi kuyruğunu ısıran bir yılan gibi kısır bir döngü içinde dönmektedir bu tren. Devrim için ayaklanan kişiler, bir zamanlar fakirlik içinde ezilen kişiler, fırsatını bulup da en başa, lokomotife ulaştığında aynı kısır döngüye girerler.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Peki kimdir bu Wilford? Filmdeki ekonomik sınıf farklılıkları, çocuklar ve yiyecekler gibi bazı temalar nedeniyle onu çocuk edebiyatının en renkli karakterlerinden Willy Wonka’ya benzetenler bile var. Çok alakasız gibi görünse de bu teorinin sahibi olan kişinin anlattıklarını dinleyince gerçekten de ikna edici oluyor. Sonuçta orada da 1001 odalı bir çikolata fabrikası var. Bu tür farklı okumalara ve yorumlara açık olması aslında bu filmin gerçek bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. Örneğin ben sınıf vagonunda çocuklara izletilen videoyu gördüğüm ilk anda aklıma başka bir W harfi geldi: Walt Disney. O da 1001 masal anlatarak çocukları hayali bir dünyaya taşımaya çalışmıyor muydu? W harfini 90 derece yana döndürüp treni de dikey hale getirince, insanları uzaya taşıyarak kurtarmak isteyen başka bir zengin dahi figürünü hatırlamıyor muyuz? Harfi her çevirişimizde, onu her arttırıp, azaltışımızda yeni bir harf, yeni bir sembol bulur ve kendi bakış açımızla hemen başka bir desen yakalar, kendimize yeni Wilford’lar buluruz. Var olan sistemi eğrisiyle doğrusuyla tasarlayıp sonra da seçilmiş kişileri oradan kaçırmak isteyen bir kurtarıcı figürünü.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu kurtarıcı da aynı tuzağa yakalanıp, öncekilere benzeyince sistemin içinden bu kez Curtis gibiler çıkar. Onun hikayesi de bize bir devrim hikayesi gibi görünür. Oysa İngilizce’deki “revolution” yani “devrim” kelimesinin ikinci bir anlamı daha vardır: “orbital revolution.” Yörüngesel bir döngüyü ifade eder. Gezegenlerin hareketleri bu anlamda devrimseldir. Filmdeki trenin turunu bir yılda tamamlaması gibi Dünya da Güneşin etrafındaki turunu bir yılda tamamlar. Evet bu bakış açısıyla dünya da bir çeşit ulaşım aracıdır. Uzayda seyahat eden büyük bir gemidir. Aslında gemi de değil, bir trendir dünya. Çünkü önceden belirlenmiş raylarda, yörüngesinde hareket eder. Biz dilediğimiz yere gitmekte, dilediğimiz seçimleri yapmakta özgür olduğumuzu sanırız. Oysa özgür irade diye bir şey gerçekten var mıdır?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hepimiz aynı gemideyiz. Hepimiz aynı trendeyiz. Bu filmde şiirsel bir şekilde gösterildiği gibi farklı vagonlarda seyahat ediyoruz. %1’imiz şapka, %99’umuz ayakkabı. Şapkalar trendeki vagonların, dünyadaki kaynakların %99’unu kullanıyor. Bu adaletsizliğe dayanamayıp devrim yapan ayakkabılar lokomotife geçip de şapka olma fırsatını yakalayınca aynı düzeni devam ettiriyor. Lokomotifin en önündeki bu tasarım, görsel olarak bunun aslında bir tren değil, içine hapsolduğumuz bu dünya olduğunu hatırlatmıyor mu? Önceden belirlenmiş bir rotada yoluna devam ederken içindekileri bir ileri bir geri sürükleyen lokomotif, bu kısır döngünün ilk sebebi değil mi?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Filmde bu kısır döngüyü kıran, daha önce kapıları da kıran bir kişi oluyor. Güney Koreli yönetmenin böylesi önemli bir rolü Güney Koreli bir oyuncuya vermesine şaşmamalı. Zulaladığı uyuşturucu maddelerin aynı zamanda patlayıcı bir madde olduğunu anladığımızda iş işten geçmiş oluyor. Tüm tren, 1001 vagonuyla 1001 parçaya ayrılıyor ve içinden sadece trende doğan bir kız ve bir de erkek çıkıyor. Cennetten kovulan Adem ve Havva’yı andıran bu iki kişinin ilk kez adım attıkları bu dünyada gördükleri ilk şey oldukça ironik. Bir kutup ayısı. Kendi atalarının vurdumduymazlıklarıyla ısıttıkları dünyada kutuplardaki buzların erimesiyle zarar gören ilk canlı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bundan sonra ne mi oluyor?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;1001 vagonlu yeni bir trende, 1001 gece masalları bir kez daha başlıyor.&lt;/p&gt;

</content></entry></feed>