<?xml version="1.0" encoding="utf-8" ?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:tt="http://teletype.in/" xmlns:opensearch="http://a9.com/-/spec/opensearch/1.1/"><title>Kırık Testi Arşiv</title><subtitle>Bu sayfadaFethullah Gülen hocaefendinin sohbetlerini takip edebilirsiniz.</subtitle><author><name>Kırık Testi Arşiv</name></author><id>https://teletype.in/atom/herkul</id><link rel="self" type="application/atom+xml" href="https://teletype.in/atom/herkul?offset=0"></link><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><link rel="next" type="application/rss+xml" href="https://teletype.in/atom/herkul?offset=10"></link><link rel="search" type="application/opensearchdescription+xml" title="Teletype" href="https://teletype.in/opensearch.xml"></link><updated>2026-04-15T21:01:31.757Z</updated><entry><id>herkul:g2o8sgqxz</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/g2o8sgqxz?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>Medya ve Düğmeye Basma</title><published>2020-09-16T15:05:52.348Z</published><updated>2020-09-16T15:05:52.348Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/c1/72/c172a204-8e30-45a2-9d6d-29d64a4f0722.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c1/72/c172a204-8e30-45a2-9d6d-29d64a4f0722.jpeg&quot;&gt;Soru: Efendim, bir kere daha düğmeye basılmış gibi sizinle uğraşmaya başladılar. Bazı medya organları hergün bir yalan haber yayıyor; olmadık iddialarda bulunuyorlar. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c1/72/c172a204-8e30-45a2-9d6d-29d64a4f0722.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Efendim, bir kere daha düğmeye basılmış gibi sizinle uğraşmaya başladılar. Bazı medya organları hergün bir yalan haber yayıyor; olmadık iddialarda bulunuyorlar. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Cevap:&lt;/strong&gt; Önceleri medyayı çok ciddiye alıyor ve aleyhime yazılan en küçük bir haberden bile aşırı rahatsız oluyor, çok üzülüyordum. Üzüntümün en önemli sebebi de masum insanların kandırılmasıydı. O günlerde halkımızın medyaya büyük bir güveni vardı. “Gazetede yazıyor” olması bir meseleye inanmak için yeterli sebepti. Fakat, bazı medya organları hem umum manada güvenilirliğini kaybetti ve hem de şahsımla alakalı o kadar çok yalan haber çıktı ve o haberler tekzipler gördü, mahkemelerce de yalanlandı ki, artık yazılıp çizilenlere hiç kimsenin inandığını zannetmiyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Yalan haber yazıp, televizyonda gösterenlere çok hayret ediyorum. Bir gün sonra uydurma olduğunun ortaya çıkması kat’î olan bir haberi nasıl yazar çizerler anlamıyorum. Yazıp çizdikten sonra da, nasıl olur da hiçbir mahcubiyet duymadan halkın içinde dolaşır, bir başka kurban ararlar onu da hiç anlamıyor, bu yaptıklarını insanlıkla bağdaştıramıyor ve onların acınacak bu haline üzülüyorum. Bir telefonla gerçeğini öğrenebilecekleri bir haber yayıyorlar. Mesela, ‘pasaportun süresi şu tarih’ diyorlar. Ortada resmi makamlar var; resmi kayıtlar var. Bir telefonla bunlar öğrenilebilir. Ama o zahmete katlanmayıp sayfalar dolusu iftira yazıyorlar. Ele aldıkları konuyla da hiç alakası olmayan bühtanları birbiri arkasına sıralıyorlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bazen avukatlarım açıklama yapıyor ve basın bildirisi veriyorlar. Onlara bile ihtiyaç yok aslında. Ben, milletimizin sağduyusuna güveniyor ve bu iftiralara tek bir insanın inanacağına ihtimal vermiyorum. Halkımızın, bazılarının zannettiğinden daha olgun ve duyarlı olduğuna; doğruyu ve yalanı birbirinden ayırdedeceğine inanıyorum. Fakat, avukatlar da tavzih etmezse, isnatların doğru olduğunu kabul etmiş sayılırız. Bu da işin gerçek yüzünü bilmeyen milyonlarca insanın iftiraya teslim edilmesi demek olur. İnsanları suizana itmiş oluruz ki, hem suizan etmek ve hem de ona sebebiyet vermek günahtır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Aslında ben elimden geldiği kadar Hz. Ebû Bekir’in tavrını takınmayı yeğliyorum. Bir gün adamın biri Hz. Ebu Bekir’e gelip bir sürü itham ve hakaretler savurmuş. Hz. Ebu Bekir sükut etmiş, uzun bir süre hiçbir şey söylememiş, karşılık vermemiş. İftiraların sonu gelmeyince dayanamayıp kendisini savunacak birkaç söz söylemiş. Onları seyreden Peygamber Efendimiz: &amp;quot;Ebû Bekir! O adamın sana kötü söz söylediği her defasında, sen sabrederken, bir melek seni müdafaa ediyordu. Sen söze başlayınca artık melek ayrıldı.&amp;quot; buyurmuştur. İşte genel düşüncem budur; Allah her şeyin aslını biliyor ve halkımız da olup bitenleri, gerçekleri görüyor ya!.. Öyleyse ehl-i insaf kararını verir, savunanlar beni değil hakikati, doğruyu savunur. Benim kendimi savunmama gerek yok zannediyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ne var ki, doğruları yazan, fakiri savunan insanları bile ademe mahkum etmek isteyenler var. Bir yazar, hakkımda iyi ve lehte bir yazı yazsa onun üzerine de hışımla gidiliyor ve yeni bir yalanla o şahıs da bana nisbet ediliyor. Dahası, nerede dürüst ve milliyetperver bir insan varsa onu da harcamak için hemen bana nisbet ediyor, bu da ondan deyip bir yaygara koparıyorlar. Çalmamak, çırpmamak, ahlaklı olmak suçmuş gibi davranıyor, namaz kılan, bir Cuma’ya giden insanı bile benimle irtibatlandırıp bir teşkilat, bir örgüt yapısı arıyorlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu tür meseleler üzerinde konuşmak da hoşuma gitmiyor. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın; gelin biz Allah’tan konuşalım. Sohbetimiz, “cânan sohbeti” olsun bizim.&lt;br /&gt;Bu dünyanın bir de ahireti var. Ve ben kendimi ahiretin eşiğinde kabul ediyorum. Şu son günlerimi sadece O’na ibadet u tâatte bulunup, yalnızca O’nun esmâ ve sıfatlarıyla ilgili konuşup, ruhumu eline vereceğim aziz misafiri bu hal üzere beklemek istiyorum. Çok hastayım. Bir senedir ayda birkaç sayfa yazı bile yazamadım. Hem kalb, hem seker hastalığı ve hem de norapatiden kaynaklanan ellerimdeki hareket kısıtlılığı okuyup yazmama bile mani oluyor. Uzun bir süre biraz düzelir ve iyileşirim diye bekledim. Şimdilerde ise, hastalıklarımı iyiden iyiye kabullendim; dost oldum onlarla. Geçen ay bir-kaç yazı karalamak istedim. Fakat, gücüm ancak kısa kısa notlar almaya yetti. Bir arkadaşa aldığım o notları dikte ettim. Bu şekilde iki-üç yazıyı tamamlayabildim.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ama bir kere daha ifade etmeliyim ki, bu sözlerim şikayet değil; ben daima Rabbimin rahmetini umuyorum, lâkin O’ndan gelen her şeye de bin can ile razıyım. Hastalıklarıma da razıyım ve onlardan şikayetçi değilim.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Yıkık Bir Dünya ve İhsanlar Kuşağı&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Nimetlere mazhariyet çok önemlidir. Allah’ın size iman bahşetmesi, yükselme ve terakki etme helezonunda belli bir noktaya çıkarması önemli bir mazhariyet ve büyük bir lütuftur. Fakat, bundan daha büyük bir lütuf varsa o da, bu lütfun vicdanda sezilmesi, duyulması ve insanın her dakika, hâlen ve kâlen Allah karşısında iki büklüm olup &amp;quot;Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun!&amp;quot; diyebilmesidir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Eğer, ateizmin hükmettiği bir ülkede doğup büyüme boşluğunu az buçuk duyup tatmış olsaydınız -Allah (celle celalühu) duyurup tattırmasın- dinsizliğin, imansızlığın paletleri altında ezilip preslenmenin ne demek olduğunu; mabedsizliğin, mescidsizliğin, minaresizliğin, ezansızlığın ve duyguda-düşüncede Allahsızlığın, peygambersizliğin, kitabsızlığın ne demek olduğunu biraz olsun anlayabilirdiniz…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir dönemde belli İslam ülkelerinde de diğer yerlerdekine benzer maddi-manevî mahrumiyetler yaşandı ve yaşanıyor. Bu meş’um dönemin şiddetini, hiddetini, öfkesini, karını-buzunu idrak edip yaşayan nesiller, o günlerin ızdırabını, büyük bir dehşet ve ürperticilikle yudumladılar. Böyle şiddetli bir zulüm ve istibdadın hâkim olduğu bazı ülkelerde, bir tek insanın arkasına adeta ordular takılıyor ve onun her hareketi yakın takibe alınıyordu. Buralarda, bir cami dolusu insanın aynı duyguya bağlanması, aynı düşünceye düğümlenmesi ve bir mabedde aynı gaye-i hayalle biraraya gelmesi şöyle dursun, bir ferdin kendi evinin en ücra köşesinde endişesiz, korkusuz Rabbine karşı sorumluluklarını yerine getirmesi dahi çok zordu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, işte bu ülkeler hakiki bir tek mümine hasret duyulan ülkelerdi. Buralarda, hayatın içinde din yoktu, kalb ve ruh hayatı yoktu, diyanet yoktu. Dini değerler genç nesillere unutturulmaya çalışılıyor, her şeye rağmen dinini gönlünce yaşamak isteyenler baskı altına alınıyor, sinenler siniyor; sinemeyenler ya hapse atılıyor ya da sürgün ediliyordu. Menfâlar ve zindanlar herkesin korkulu rüyası idi. Sibirya’da ve Sibirya’daki kar-buz içinde hayat sürme gibi bir durum kimin korkulu rüyası olmazdı ki!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;O gün insanların kimisi düpedüz cinnet ve hezeyan yaşıyor, kimisi de sabah-akşam vahşetle inliyordu. “Her taraf Muş’tu / Yollar yokuştu // Kardeş kardeşi yiyordu / Bilinmez, ne işti.” Haktan, hürriyetten bahsetmek mümkün değildi. Hak da, hürriyet de sadece hükmedenlere ait özel bir imtiyazdı. Üst-üste baskıların yaşandığı böyle bir dönemde, olan genç nesillere oluyordu. Onlara, geçmişleri bütünüyle unutturuluyor, millî ve dinî değerleri tezyif ediliyor ve geleceğin ümit tomurcukları sistemli olarak kimliksizliğe itiliyordu. Kitleler Allah’tan koparılmış; bu kopukluk ülkeden ülkeye farklılık arz etse de, pek çok yerde bütün değerler alt üst olmuştu. Hem o kadar alt üst olmuştu ki, her zaman bir şahlanmanın, bir coşmanın, dünyaya kendimizi ifade etmenin heyecan ve mesajlarını aldığımız minarelerin başında artık ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açmıyordu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şair, ufukları kararan bazı ülkelerdeki özel durumu nazara alarak mı şu mısralarla inlemişti bilemeyiz; ama onun bu inleyişinde derin bir inkisarın olduğu açıktır:&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;“Sultan Selim-i evveli râm etmeyip ecel&lt;br /&gt;Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî&lt;br /&gt;Gök nura gark olur nice yüz bin minareden&lt;br /&gt;Şehbal açınca Ruh-u revân-ı Muhammedî”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Izdırap şairinin ezanla alakalı duyguları ise tam bir duadır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli&lt;br /&gt;Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli ”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şehadetleri dinin temeli o ezanların sesi çok yerde kesilmiş, kesilmemiş görünenlerde kısılmış ve bir kısım talihsiz ülkelerde din u diyanet adına açılan ağızlara adeta fermuar vurulmuştu. Doğruyu konuşmak, Hak’tan, Hakk’ın hukukundan bahis açmak cürm ü meşhudluk bir konu haline gelmişti. Cezası da ya zindan veya Sibirya gibi bir yere sürgündü.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Dünyada biz zayıflamış, kaba kuvvet temsilcileri ise güçlenmişlerdi. Kaba ve hoyrat haçlı düşüncesi bu defa inkar-ı ulûhiyet ve ateizm düşüncesiyle taarruzlar planlıyor; kendilerinden başka kimseye hakkı hayat tanımıyor; bin senelik zengin mirası yakıyor-yıkıyor ve onun yerine kendi düşüncelerinin o anlamsız abidelerini ikame ediyordu. Maddî gücün hoyratlaştırdığı zavallılar, her şeyi götürüp kendi yanlış düşünceleri, çarpık anlayışları ve sığ idrak ufuklarında manasızlaştırıyor ve koskoca bir dünyanın bahtını, ikbalini karartıyordu. Öyle ki, gün geldi bir mübarek coğrafyada değer adına hiçbir şey kalmadı. Akif’in ifadesiyle:&lt;/p&gt;
  &lt;blockquote&gt;Harap eller; serilmiş hânümanlar; kimsesiz çöller,&lt;br /&gt;Emek mahrumu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar,&lt;br /&gt;Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;&lt;br /&gt;Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.&lt;/blockquote&gt;
  &lt;p&gt;Bu yitik dünya ile alakalı hicranlı birkaç söz de Avlar İmamı Efe Hazretleri’nden:&lt;/p&gt;
  &lt;blockquote&gt;&amp;quot; Bâd-ı hazân esti bağlar bozuldu&lt;br /&gt;Gülistânda katmer güller mi kaldı&lt;br /&gt;Şecerler kırıldı bârlar üzüldü&lt;br /&gt;El atacak dahî dallar mı kaldıBir sel aldı sahrâları bürüdü&lt;br /&gt;Ağaçlar kurudu kökler çürüdü&lt;br /&gt;Erler yüreğinde yağlar eridi&lt;br /&gt;Hasb-i hâl edecek kâller mi kaldıBozuldu dünyanın bâğ u bostânı&lt;br /&gt;Zâğ-ı siyeh yaktı bu gülistânı&lt;br /&gt;Bülbüller okusun dertli destânı&lt;br /&gt;Elvân nakış keşmir şallar mı kaldıEr olan eridi yağ gibi gitti&lt;br /&gt;Şîr-i nerler zîr-i türabda yitti&lt;br /&gt;Serviler yerinde mugaylan bitti&lt;br /&gt;Petekler söndüler ballar mı kaldıEbnâ-yı zemânın gaflet serinde&lt;br /&gt;Oynarlar gülerler yerli yerinde&lt;br /&gt;Seâdet hidayet binde birinde&lt;br /&gt;Helâki fark eder haller mi kaldıEr olan çekildi çıktı aradan&lt;br /&gt;Herbiri mahvoldu gitti sıradan&lt;br /&gt;Gazab etti alemleri yaradan&lt;br /&gt;Mübtela olmamış iller mi kaldıDillerde kalmamış hidayet nûru&lt;br /&gt;İslamın kalmamış kalbde süruru&lt;br /&gt;Kurban olur İslam bulsa kubûru&lt;br /&gt;Lutfî, Hak söyleyen diller mi kaldı.”&lt;/blockquote&gt;
  &lt;p&gt;Birkaç adım daha öteye giderseniz Bayburtlu Zihni’nin şu tasvirleriyle aynı hicranı seslendirdiğini görürsünüz:&lt;/p&gt;
  &lt;blockquote&gt;Vardım ki yurdunu ayak göçürmüş,&lt;br /&gt;Canan göçmüş ıssız kalmış otağı;&lt;br /&gt;Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş,&lt;br /&gt;Sâkiler meclisten kesmiş ayağı.&lt;/blockquote&gt;
  &lt;p&gt;Evet, mübarek bir coğrafyanın durumu işte bu idi. İşin başlangıcında gâfil durup gâfil davranan bazı kimseler, daha sonra yakıp yıktıkları bir dünyanın külleri altında kalıp nedametle inlemişlerdi, ama bunların hiçbir yararı yoktu.&lt;/p&gt;
  &lt;blockquote&gt;&amp;quot;Kaza-i diyanet yerde süründü,&lt;br /&gt;Türk’ün ruhu zorla asi göründü,&lt;br /&gt;Hem peygamberine hem Allah’ına.&amp;quot;&lt;/blockquote&gt;
  &lt;p&gt;Artık el elden üzülmüş, yar elden gitmişti; ne bağırıp çağırma ne de şuna-buna lanet yağdırma neticeyi değiştirecekti.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir zamanlar dünya insanları, bizim yamaçlarımızda tıpkı Mescid-i Aksâ’ya, Kabe’ye, Ravza’ya göç tertip edip tenezzühe çıkıyor gibi tenezzühe çıkar ve bizim coğrafyada, bizim aramızda aradıklarını bulurdu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu dünya kendine ait büyüsü, kendine ait nefâseti ile o kadar cazipti ki, onu görenler kendilerini adeta bir rüya aleminde hissederlerdi.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ne var ki, kimilerine göre o bir kere olmuştu ve artık tarihti. Bir bandı başa çevirmek gibi zamanı geriye işletmek veya aynı şeyleri bir kere daha yaşamak mümkün değildi. &amp;quot;O yiğitler o atlara binip gitmişlerdi ve bir daha da geriye dönmeyeceklerdi.” (Ömer Seyfeddin) Bizim akıncı destanımızın, akıncı şuurumuzun, akıncı şiirimizin ana teması ise:&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&amp;quot;Bekle gözlerin yollarda; çepkeni kolunda,&lt;br /&gt;Pişdonu belinde, yeniden bir kere daha döneceği anı bekle!”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, sizler, bizler ve milletçe hepimiz, çevremizde harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, yarın bilmeyen geceler gördük. Uzun bir süre hiçbir şey yoktu; sadece insanı andıran gölgeler vardı uzak-yakın bu çevrede. &amp;quot;Kimse yok mu?&amp;quot; sesinize karşılık, &amp;quot;yok&amp;quot; diyecek ciddi bir ses de yoktu. O yıkılmış coğrafya da İmam Hatip yoktu, Kur’an kursu yoktu. Üç beş insana Kur’an okutmayı göze alan bir insan da yoku. Aynen, Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ali’ye söylediği sözlerin tarif ettiği günler yaşanıyordu. -Muhyiddin ibni Arabî’nin Musâmeretü’l-Ebrar isimli kitabında naklettiğine göre- Hz. Ebu Bekir şöyle demişti: &amp;quot;Ya Ali, o günlerde sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayızla bilendiğini görürdük. İçeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi; fakat biz her şeye rağmen bunların hepsini göze alarak birşey yapmaya teşebbüs ederdik; zaten bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı&amp;quot;.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu sözleriyle Hz. Ebu Bekir, tarihî devr-i dâimler içinde bir vahşet, bir zülum, bir istibdad ve küfrün taarruz dönemlerinden biri sayılan ilk cahiliyeye ait korkunç bir baskı dönemini anlatıyor. Aslında ondan sonra da bu fecî durum, kaç defa tekerrür etmiştir ve edecektir de. Yeniden Ebu Cehiller, yeniden Ebu Lehebler olacak ve yeniden şeytan fitneye körük çekerek farklı stratejilerle karşınıza çıkacaktır. Sizin gibi kudsîler de, tulumbaları ellerinde hep yangından yangına koşacak ve fitne ateşlerini söndürerek sulhun, sükunun ve emniyetin temsilcileri olduklarını göstereceklerdir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, bir dönemde bazı ülkelerde, birine “Allah” dedirtmeden evvel ölümü göze almak lazımdı. Kendi kimliğinden bahsetmek yürek istiyordu. “kültür”, “geçmiş”, “tarih”, “mukaddes miras” demek her babayiğidin karı değildi.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şimdilerde bu meş’um ülklerde de karlar,buzlar erimeye başladı. Toprağı delip başını dışarıya çıkaran filizilerin haddi-hesabı yok. Sağda solda nâdir de olsa “Hak”, “adalet” ve “hürriyet” diyenlerden söz edilebilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Buna, yüzlerce yıldan beri ölüm uykusuna yatmış kimselerin ‘ba’su ba’delmevt’i de denebilir. Evet, günümüzün nesillerine –bu mazlumlar ve mağdurlar dünyasının neresinde bulunurlarsa bulunsunlar– İsrafil surunu duymuş baharlıklar nazarıyla bakabiliriz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu itibarla bende size Hz. Ebu bekir”in, Hz.Ali’ye dedigi gibi diyebilirim: Siz gözlerinizi hayata, üstüste güzelliklerin tulu ettiği bir dönemde açtınız. Gerçi o dönemde de gönlünüze göre bir dünya yoktu; ama bu dünyada eşedd-i zulüm, eşedd-i küfür, eşedd-i istibdad da yoktu; hücreler yoktu, hapishaneler yoktu, Sibirya sürgünleri yoktu.. ilk devirler için varolan çok şey sizin için yoktu .&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Biri: &amp;quot;Yirmisekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı, Divan-ı Harblerde bir cânî gibi muamale gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim, aylarca ihtilattan men edildim…&amp;quot; diyor idiyse bu fotoğrafı iyi okumak icab eder.. tabiî, &amp;quot;Ne yapayım ben acele ettim kışta geldim, siz cennetâsâ bir baharda geleceksiniz. Bir demet gülle mezarımın başına geldiğiniz zaman, &amp;quot;Selamünaleyküm&amp;quot; deyin; &amp;quot;henîen leküm&amp;quot; sesini işiteceksiniz.&amp;quot; müjdesini de…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bugün milletimizin de bağlı bulunduğu milletler topluluğunun geldiği nokta, o gün görülen rüyaların bir nevî tezahürüdür. Ve bugün bizler, çok büyük lütuflara mahzar sayılırız. Bu lütuflara mazhariyet bir şükür ister. Bu lütufları tam takdir edip değerlendirmek gerekir. Böyle bir takdir ve değerlendirme de geleceğe matuf olması itibarıyla irade buudludur; yani, siz ister ve dilerseniz, bir de azm u gayretinizi aksiyona dönüştürürseniz –Allah’ın izniyle– o da olur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/author/herkul/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Herkul&lt;/a&gt; | 02/09/2002. | &lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/category/kirik-testi/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;KIRIK TESTI&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>herkul:aA3GvfrkU</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/aA3GvfrkU?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>Zikir ve Aksiyon</title><published>2020-09-16T15:04:45.270Z</published><updated>2020-09-16T15:04:45.270Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/ce/74/ce749466-b817-4dd6-acf7-880fcf960a94.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/ce/74/ce749466-b817-4dd6-acf7-880fcf960a94.jpeg&quot;&gt;Soru: Efendim, siz bir taraftan, câmi’ bir dua kitabı olan Mecmuatu’l-Ahzâb’ı nazara veriyor, sürekli evrâd u ezkâra teşvik ediyorsunuz; diğer taraftan da, günümüzde Rabbimizi bütün gönüllere duyurmanın, vatana ve millete hizmet düşünceli aksiyonun, şahsî ubûdiyetin önüne geçtiğini ifade buyuruyorsunuz. Bu iki hususu nasıl anlamalı ve nasıl değerlendirmeliyiz?</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/ce/74/ce749466-b817-4dd6-acf7-880fcf960a94.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Soru: Efendim, siz bir taraftan, câmi’ bir dua kitabı olan Mecmuatu’l-Ahzâb’ı nazara veriyor, sürekli evrâd u ezkâra teşvik ediyorsunuz; diğer taraftan da, günümüzde Rabbimizi bütün gönüllere duyurmanın, vatana ve millete hizmet düşünceli aksiyonun, şahsî ubûdiyetin önüne geçtiğini ifade buyuruyorsunuz. Bu iki hususu nasıl anlamalı ve nasıl değerlendirmeliyiz?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Cevap: &lt;/strong&gt;Dinî vazifelerimiz arasında mutlaka yapmamız gerekli olan şeyler vardır. Bazen bunlardan biri öne çıksa da, bu, diğerlerinin terkedilirliği manasına gelmez. Fakat bazen, zamanın ve şartların durumuna, insanların dinî emirler karşısındaki tavırlarına göre, Enbiya-i İzam ve sonra da sahabe efendilerimizden başlayarak her devrin mürşidleri, belli konuların üzerinde daha fazla durur; o mevzuları her fırsatta hatırlatırlar. Bir mesele hakkında o kadar çok hatırlatma ve tavsiyelerde bulunur; onun üzerine öyle hassasiyetle titrerler ki, zannedersiniz, bir tek o mesele önemli, onun dışındaki hususlar talî şeyler. Mesela, namazda tekâsül olduğu, insanların namaza karşı bir bıkkınlık ve tembellik tavrı sergilediği bir dönemde hakiki mürşidler, “Namaz kılmayanın işi bitmiştir, onun diğer ibadet ve iyilikleri de beyhûdedir.” derler. Namaza şiddetle vurgu yapar, onun üzerinde ısrarla dururlar. Ama bu, kat’iyen “oruç olmasa da olur, zekat verilmese ve hacca gidilmese de olur.” manasına gelmez.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu ibadetlerin hepsi farzdır, dinde hepsinin ayrı bir yeri vardır. Emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker vazifesi de, din-i mübîn-i İslam’a hizmet de bir farzdır ve onun da kendine göre bir yeri vardır. Normal şart ve zamanlarda, bu ibadetlerin bazıları bazılarından üstündür. Mesela, Sahabe efendilerimiz, namazı, imandan sonraki en önemli bir esas kabul etmiş ve onu gâye ölçüsünde bir vesile seviyesinde görmüşlerdir. Ona, mü’minin miracı nazarıyla bakmışlardır. “İnsan ile küfür arasında sadece namaz ya da namazı terk vardır.” demişlerdir.. evet, onlara göre, küfürle insan arasındaki biricik perde, namazın kılınması veya kılınmamasıdır. Namaz kılınmazsa, o perde kalkar aradan.. insanın öbür tarafa, tehlikeli bölgeye geçmiş olma ihtimali hasıl olur. Düşmüş ve kapaklanmış olma ihtimali belirir. İşte namaz o kadar önemlidir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hatta hem onlar ve hem de Üstad’ın talebelerine kadar daha sonraki devirlerde yaşayan hassas ruhlar, namazın mükemmilâtından (tamamlayıcı unsurlarından) sayılan “namazı cemaatle kılma” hususunda büyük bir titizlikle durmuşlardır. Cemaatle namaz kılmaya, “farz” ya da “farz-ı ayn” demişler, çok az bir kısmı da “en azından vaciptir” hükmünü vermişlerdir. Bu meselede en esnek davrananlar Hanefiler olmuş, onlar da “Sünnet-i müekkededir” demişlerdir. Ahmed bin Hanbel Hazretleri’nin mezhebinin imamlarından bazıları, cemaatı namazın rüknü olarak görmüşlerdir. Yani, onlara göre, cemaatle kılınmayan namaz, namaz değildir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İstidradî olarak ifade etmeliyim ki, onca fukahânın böylesine önemli gördüğü “namazı cemaatle kılmak” meselesinde de çok hassas olunması, bu hususun üzerinde ısrarla durulması icab eder. Kitap ve Sünnet’i çok iyi bilen, İcma’ ve Kıyasın kurallarına vakıf olan insanların, dinin herhangi bir emriyle alakalı söyledikleri “bu çok önemlidir, bu olmazsa olmaz” sözü kulak ardı edilebilecek bir ifade değildir. Onu kulak ardı eden, zamanla kulak ardı edilmemesi lazım gelen daha pek çok şeyi hafife alıp gözmezlikten gelebilir. Cemaat en azından, usulüddin prensipleri açısından tamamlayıcı ve namazı daha güzel eda etmeye yardımcı bir unsurdur. Ayrıca cemaat halinde yapılan vazife, ferden ferdâ yerine getirilen bir vazifeden on kat daha üstündür; bir de, toplu eda edilen vazife namaz ise, o, yalnız kılınandan yirmiyedi derece daha faziletlidir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Zekat, oruç ve hac gibi diğer ibadetler hakkında da teşvik ifade eden pek çok söz zikretmek mümkündür. Çünkü, her bir ibadetin dinde bir kıymeti ve yeri vardır. Birinin çok kıymetli olması diğerinin değersiz ve kıymetsiz olduğu manasına gelmemektedir. Yani, her şeyden önce ibadetlerin belli çerçeveleri vardır. O çerçeveler içinde biri daha üstün, tercihe şâyân ve daha faziletli olabilir. Ama yer yer bunlardan diğeri bir öncekinin önüne geçebilir. Mesela, yazın kavurucu sıcağında oruç tuttuğumuz dönemler olmuştur. O dönemde tutulan oruçlar çok zor gelmiştir nefislere. Maden ocaklarında ya da fabrikalarda ateş karşısında çalışan ama imanın verdiği güçle orucunu aksatmayan insanlara, oruç, bir ay da olsa, çok zor gelebilir. İşte, öyle bir dönemde ve o türlü şartlarda çalışan insanlar namazı zaten kılıyorlarsa, onlara oruçla alakalı çok ciddi teşviklerde bulunmak lazım gelir. Namazı nasıl olsa kılan bu insanların zor şartlardan dolayı orucu terketmemeleri için tahşidat yapmak icab eder.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte, zannediyorum, bugün Türkiye’deki insanların yüzde seksenbeşi oruç tutuyordur. Fakat, namaz kılanların aynı nisbette olduğu söylenemez. Cuma’ya ve bayram namazına gidenler belki yüzde doksanlara varıyordur ama beş vakit namazın o ölçüde kılındığını sanmıyorum. Öyleyse, namazın ehemmiyetini sık sık anlatmak, insanları ona teşvik etmek lazımdır. Fakat, bir de, emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker vazifesini ele alacak olursak, sizin de bildiğiniz, gördüğünüz ve takdir ettiğiniz gibi, İlahiyatlarda ve İmam Hatiplerde bile gereğince eda edilmiyor bu vazife.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Eğitimden beklenen gâye&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Arkadaşlara bir iki defa sordum: “Hocalarınız size, bir kere olsun, “Arkadaşlar! Bizim okumadan maksadımız, hakikatların gurub ettiği ufka gözleri takılıp kalmış, bitevî şaşkınlık yaşayan ve yitik ülke Atlantis’in yetim çocukları olan insanlığa dinimizin güzelliklerini anlatmaktır.” dediler mi? Allah aşkına, “evet” deyin, müsbet cevap verin; “evet” deyin, çünkü o zaman, ben de ferahlayacak ve rahatlayacağım. Dediler mi bir kerecik de olsa “Biz, bütün siyasi ve politik kavga ve gâyelerden uzak kalarak, dinimizi sadece ve sadece Allah’ın rızası için öğrenecek ve sonra da dünyevî hiçbir beklentiye girmeden, gerekirse taş kırıp alnımızın teriyle ekmeğimizi yiyecek, ama her halükârda O’nu anlatacak, muhtaç sinelere Hazreti Muhammed’in kevser-misal adını taşıyacağız!.. Hilkatimizin gâyesi Allah’ı tanımak ve başkalarına tanıtıp sevdirmektir, varlığımızın hikmeti budur; bunu yapmıyorsak yeryüzünde durmamızın, nefes alıp vermemizin de bir mânâsı yoktur, yaşamamız abestir; öyleyse gelin, abesle iştigal etmeyelim.” dediler mi? Keşke ben, bu soruları sorarken müsbet cevaplar alabilseydim!.. Ne olurdu keşke, “evet” sesleri duysaydım!..&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Eğer, emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünker vazifelilerinin kaynağı olacak ocaklar da bile ateş bu kadar sönmüşse, demek ki, bu mesele tamamen durmuş. Kaldı ki o okulların arkasında koskocaman bir milletin himmeti vardı. Yani, hayırsever ve civanmert insanlar, kapı kapı, fabrika fabrika dolaştılar; adeta para dilendi ve İmam Hatip yaptılar. Hiçbir fedakarlıktan geri kalmadılar. Şimdi, milletin bu mevzudaki bu ciddi tehalükü karşısında en azından oradaki talebeler ve hocalar, “Bu insanlar, sadece maaş düşünen birileri olalım diye okutmadılar bizi.. sadece kariyer düşünelim, kademe ve derece arkasına düşelim diye okutmadılar. Yıkılmış din abidemizi yeniden ikame etmemiz için okuttular; onurumuzu, İslam dünyasının haysiyetini, milletimizin o eşsiz değerlerini kurtarmamız için okuttular.” demeli ve ona göre hareket etmeliydiler. Bu olmadı, denmesi gerekeni denmedi ve yapılması gerekeni yapmadılar demeyeceğim. Böyle bir düşünce su-i zan olur. Kim bilir, o mübarek müesseselerde de ne yiğitler, ne dertli sineler ve nice i’lâ-yı kelimetullah aşıkları vardır. Ne var ki, genelde, olması gerektiği ölçüde bir tebliğ ve temsil şuuru olduğunu ve bu şuurun bir aksiyona dönüştüğünü de söyleyemeyeceğim.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Erzurumluların bir tabiri vardır; onlar, “çubuk geme kondu” derler. Dövenin üzerine çıkan, dövene binen insan çubuğunu oraya koyarsa, bu “artık çalışmıyorum, bu işi yapmayacağım” demektir. İşte, bugün iyiliği emretme ve çirkinliklerden sakındırma ya da bir başka ifadeyle i’lâ-yı kelimetullah vazifesi mevzuunda da çubuk geme konmuş ve her şey durmuştur. Öyleyse, şu anda bu vazife çok önem arzetmektedir. Üstad Hazretleri, bu vazife için, şöyle-böyle yapıldığı dönemde bile “farzlar üstü farzdır” diyor, “farz der farz” tabiriyle ifade ediyor. Dolayısıyla, günümüzde, emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünker vazifesi çok önem kazanmış ve çok öne çıkmıştır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünker, daha önce de ifade ettiğim gibi, iyiliği, doğruluğu, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini anlatmak ve eğri olan şeylerden, kötülük ve çirkinliklerden insanları vaz geçirmek demektir. Bu rükun yerine getirilmezse din binasının bir direği yıkılmış olur.. Zira, dinin ayakta durabilmesi için iki esasın toplum içinde daima canlı tutulması lazımdır. Bu iki esastan birincisi, emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünkerdir. Diğeri ise, rekâik okumaktır; yani, kalbi yumuşatacak, gözün yaşarmasına sebep olacak konuları, öldükten sonra dirilmeyle, insanın Cenâb-ı Hak’la münasebetiyle ve zühd mülahazasıyla ilgili mevzuları mütalaa etmektir. Selef-i salihîn rekâikle sürekli meşgul olurdu.. onlar emr-i bi’lma’ruf teşviki yapma ihtiyacı duymuyorlardı; çünkü, emr-i bi’lma’ruf, neh-yi ani’lmünker adına zaten ciddi bir metafizik gerilim içindeydiler. Hadisleri rivayet eden insanların hayatlarıyla alakalı malumat bulabileceğiniz rical kitaplarına bir göz atsanız, kendisini i’lâ-yı kelimetullah’a bir aşk derecesinde bağlamış insanlar görürsünüz. Mesela, Abdurrrahman b. Mûl Ebu Osman en-Nehdi bunlardan biridir. Tamamını birden sırtında taşıyabileceği kadarcık bir mala sahip.. şehir şehir dolaşıyor. Bir yere çardağını kurup ibadet ü tâatıyla meşgul oluyor; evrâd ü ezkârını okuyor, ayetlerin tefsirini yapıyor, hadis-i şerifleri rivayet ediyor ve halkı irşad görevinde bulunuyor. O, bu salihâtla meşgulken, bir emir geliyor, falan yerde cihad olacağı haber veriliyor. Çardağını söküyor, bağlıyor atının sırtına, sürüyor mücahede meydanına.. o vazifesini tamamlar tamamlamaz da tekrar bir başka beldenin yolunu tutuyor; bir kere daha çardağını kurup i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin ayrı bir yönünü eda etmeye koyuluyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;O’nun adıyla oturup kalkmak&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Selefi salihîn arasında, gerçekten çok ciddi şekilde, rekâike tevcih gayreti vardı; zühd mülahazasını yerleştirme, kalbin zümrüt tepelerinin eteklerinde dolaşma, sonra o zümrütten yamaçlara tırmanma ve nihayet o tepenin zirvelerine ulaşma; Üstad’ın yaklaşımıyla, insanları hayvaniyetten çıkarma, cismâniyetten kurtarma, kalb ve ruhun derece-i hayat seviyesine yükseltme gayreti vardı. Hatta onlar arasında yaşayan öyle kalb, muhasebe, murakabe ve haşyet insanlarından bahsedilmektedir ki, ötelere ait bir mesele okurken korkudan kalbleri duruvermiştir. Mesela, Abdullah b. Vehb, kıyametin yüreklere ürperti salan sahnelerini okuduğu bir anda kalbi havf ve haşyetle dolmuş, hıçkırığa tutulmuş, kendinden geçmiş, kollarına girip evine götürdükleri zaman korkudan dolayı kalbinin durduğunu görmüşlerdi. Ebu Osman en-Nehdî bayılana kadar namaz kılıyor, bazen okuduğu ayetlerin tesiriyle bayılıp düşüyordu. İnsanlar o kadar hüşyar ve yürekler de öyle titrekti.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte, namaz, oruç, hac gibi ibdetlerin de, emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünkerin de kendilerine göre ayrı birer yeri vardır. Fakat, ibadetin ruhu ihlassa, ibadet ü tâatın damarlarında dolaşan kan da zikirdir. Zikir, hem lisân, hem kalb, hem beden ve hem de vicdanın bütün erkânıyla yerine getirilen bir vazife ve bir kulluk borcudur. Cenâb-ı Hakk’ı bütün esmâ-i hüsnâsıyla, bütün sıfât-ı kudsiyesiyle yâd etmek, hamd ü senâyla gürlemek, tesbih u temcîdlerle gerilmek, kitabını okumak, O’nun rehberliğine sığınmak; kâinat kitâbındaki âyât-ı tekvîniyesini manâyı harfiyle mırıldanmak; acz u fakrı duâ ve münâcât lisânıyla ilân etmek.. evet, bunların hepsi lisâna âit birer zikirdir.&lt;br /&gt;Emir ve yasakları ciddî bir duyarlılıkla hayata taşıyıp yaşamak, her emir ve her yasakla kendisine yapılan teklifleri vicdanında hissederek, iştiyakla emirlerin ifâsına koşmak ve derin bir mes’ûliyet şuuruyla yasaklardan kaçınmak da bedenî zikirdir ki, lisânla yapılan zikrin derinliği de büyük ölçüde bu ikinci zikirden kaynaklanmakta ve bu “anilmerkez” güçle bir ölümsüz ses hâline gelmektedir. Öyleyse asıl olan, lisana ait zikri ve bedenî zikir diyebileceğimiz aksiyonu beraber götürmektir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ashâb-ı kiram ve selefi salîhin efendilerimiz zikrullahı en zor şartlarda ve harp meydanlarında bile terk etmemişlerdir. Hatta onlar, cihada giderken bile, öyle yüksek sesle Allah’ı anıyor, O’nun esmâ-i ilâhiyesini, sıfât-ı sübhâniyesini zikrediyorlardı ki, –teşbih caizse– adeta bir mehter takımıyla cûşiş temin ediyor gibi, zikirle gönüller heyecanlanıyor, dört bir yanda yankılanan evrâd ü ezkâr sesleriyle öteler iştiyakı köpürüyordu insanların içinde. Gürül gürül Kur’an ve dua okuyor, avaz avaz Allah’ı anıyorlardı. Onların bu halini gören Allah Rasulü (sallallahu aleyhi vesellem), “Siz sesinizi duymayan, yakarışlarınızı işitmeyen birisine seslenmiyorsunuz; sesinizi indirin, kendinize biraz şefkat edin.” deme lüzumunu hissetmişti.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İstidrâdî olarak bir hususu arzettikten sonra zikre devam etmek istiyorum: Merhum Şâtıbî, İ’tisam’ında gür sesle zikretme meselesini bid’at sayıyor. Zannediyorum, o dönemde pek çok bid’at yapılıyordu. Bu sebeple o da, bid’at saydığı şeylerin üzerine şiddetle gidiyordu. Cenâb-ı Hak Şâtıbî’yi Firdevs’iyle sevindirsin, zira o dine çok hizmet etmiş, bitevî beyin sancıları çekmiş, miras olarak kıymetli eserler bırakmıştır. Fakat, muasırım olsaydı ben ona derdim ki, “A üstad, senin yaşadığın dönemde, Endülüste eyalet eyalet üstüne, künde künde üstüne yıkılıp gidiyordu. Orada zalim hükümdarlar, müslümanları kılıçtan geçiriyordu. Ve sen müslümanlar arasında İslamî heyecan uyaracağına, bid’atlara kafanı taktın, hep onlarla uğraştın. O gün yapılması gerekli olan iş o değildi. İşte o gün, senin yaşadığın bölgede birliği temin etme, yüreklerde din gayretinin kor haline gelmiş ateşine güç verme çok öne çıkmıştı. O gün de müslümanların hastalığı ihtilaf ve tefrika; fakr u zaruret ve cehaletti. Bunlara karşı mücadele vereceğine teferruat sayılabilecek meselelerle uğraştın.”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Eğer o mübarek zatın, Şâtıbî’nin ruhâniyeti benim söylediğim bu şeylerden rahatsız olduysa Allah beni bağışlasın, Cenâb-ı Hakkın binlerce mağfireti de onun üzerine olsun. Fakat kafama takılan, çoktan beri zihnimi meşgul eden bir meseleyi söylemiş oldum. Ben, onun İ’tisam adlı kitabına takıldığımda, o mesele de benim kafama takıldı. Evet, o devirde yazılacak şey başkaydı; o gün, insanlarda İslamî heyecanı uyarmak, birlik ruhunu diriltmek, ilme ve eğitime önem vermek ve elele İslam dünyasının maddî-mânevî yükselmesine çalışmaktı. Ne var ki, öyle pek çok devirde olduğu gibi, aslı ve temeli dinde olan meselelerde teferruata ait şekillendirme mevzuuyla uğraşılmış ve dolayısıyla da çok şey ihmale uğramıştı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, sahabe efendilerimizden bugüne kadar her devirde hak dostları zikrullahı, damarlarda dolaşan kan gibi kabul etmiş, değişik yollarla Allah’ı anmamayı kan yetmezliğine bir sebep gibi görmüş ve sürekli zikirle beslenmişlerdir. Mesela, Hazreti Ali Efendimiz der ki, “Ben Rasulullah’tan şu duayı ve şöyle bir tavsiyeyi duyduktan sonra artık onu hiçbir gece terketmedim.” Hazreti Ali için, belki de hayatının en önemli, en ciddi gecesi ve onun en çok meşgul olduğu zaman dilimi, Nehrivan’da Haricîlerle savaştığı geceydi. Birisi Nehrivan’ı işaret ederek, “O gece de unutmadın mı, onca koşuşturma ve meşgale arasında dua ve zikrini terketmedin mi?” diye sorunca Hazreti Ali’nin cevabı, “O gece bile terketmedim.” şeklinde olmuştur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, belli dönemler itibarıyla bizim dünyamızda, evde, sokakta, cami de ve hatta harp meydanlarında Allah anılıyor, her fırsatta zikir halkaları teşkil ediliyor ve Cenâb-ı Allah’ın isim ve sıfatları yâdediliyordu. Zikrullah, oruç tutarken de, zekat verirken de ihmal edilmiyordu. Hacda gürül gürül zikrullah sesi duyuluyordu.. Bayram sabahları ovalar, obalar bir çağlayanın akışına benzeyen zikir sesleriyle doluyordu. Hususiyle de Kurban bayramında yüksek sesle tekbir getirme, şeâiri ilan etme manasına geliyordu. İşte bu itibarla zikrullah, hemen her ibadetin damarlarında cereyan eden kan gibiydi; bugün de öyledir. Onsuz hiç olmadı; bugün de onsuz olamaz. Çünkü biz ancak onun sayesinde, Allah’la irtibatımızı kuvvetlendiririz. Zikrullahın, evrâd ü ezkârın terkedilmesi bizde ciddi bir zaaf meydana getirir. Allah’la münasebetlerimizde bir gevşeme hasıl eder, hafizanallah.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Üstad ve Evrâd u Ezkâr&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Üstad Hazretleri de, onca mücadelesi ve meşgalesine rağmen evrâd u ezkâr mevzuunda hiç mi hiç kusur etmemişti. Mecmuatü’l-Ahzab’ı onbeş günde bir hatmediyordu. Kitabının kenarlarına notlar düşmüş, “Ben bu duayı böyle anlıyorum, şunu da şöyle anlıyorum..” kayıtları koymuş. Vakıa, zikri umumî manada ele aldığımızda Kur’an okumak, hadis-i şeriflerle meşgul olmak ve tevhidden bahsetmesi itibarıyla Risaleleri müzakere ve mütalaa etmenin de bir zikrullah olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, o tür eserleri okurken de, Cenâb-ı Hakk’ı, icraatıyla, tasarrufât-ı Sübhâniyesiyle kalben ve rûhen yâd ediyoruz. Ama Üstad Hazretleri, zikre hiç doyamamış; her fırsatı Allah’ı anma adına çok iyi değerlendirmiş. Zikri, Risalelerin içine, başka mevzuların arasına içirmiş. Sürekli Rahman u Rahîm’i hatırlatmış, zikrullahı nazara vermiş; diğer ibadetler ve salih ameller kendi çerçeveleri içinde eda edilirken, Allah’ı anmada da kusur yapılmaması lazım geldiğini anlatmış. Hayatını, Cevşen, Celcelûtiye, evrâd u kutsiye-i Şah-ı Nakşibendiye, Münacâtü’l-Kur’an, Tahmîdiye ve Sekîne gibi atkılar üzerinde örgülemiş.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ümit ediyorum, bugünün âbid ve zâhidleri de zikre çok önem veriyor ve onu artırma, Allah’ı daha çok anma yolları arıyorlardır. Fakat, biz onu ne kadar anarsak analım, ibadetlerimiz ne kadar çok olursa olsun, zikrin hakkını vermiş olamayız. Bundan dolayıdır ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) günün dörtte birini kendisine salât u selam okumaya ayıran bir zatı istihsan buyuruyor; ama yine de “artırsan daha iyi olur.” diyor. Günün yarısını salât u selam ayırdığında yine “artırsan” diyor ve günün içte ikisini zikre ayırıp salavât okumuş olarak huzur-u Risalet penahiye gelince “çok iyi de, artırsan daha iyi olur.” buyuruyor. Efendimiz her defasında “hel min mezîd – daha yok mu?” diyor; çünkü, -Üstad’ın ifdesiyle- O’na ulaşmada en önemli vesilelerden biri, “Bismillahirrahmânirrahîm”, diğeri de Allah Rasulü’ne salât ü selam okumaktır. Geçenlerde, bir arkadaşımız da rüyasında, salât u selamların, hey’etin üzerine gelen bombardıman ve kurşun yağmurlarını bozguna uğrattığını görmüştü.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fakat maalesef, evrâd u ezkâr mevzuudaki farklı düşüncelerde bir çarpıklık görüyorum. “Biz milletimize hizmet ediyoruz, insanlara Allah’ı anlatıyoruz, yol kaçkınlarını hidayete çağırıyoruz.. evrâd u ezkârda kusur etsek de, bazen okumasak da olur..” şeklindeki mülahazaların bir kuruntu ve şeytan fısıltısı olduğunu düşünüyorum. Hayır, yapıp ettiklerinize güvenip evrâd u ezkârınızda kusur ederseniz, işte o zaman en büyük kusuru yapmış olursunuz. Eğer, çağırdığınız davaya yürekten bağlıysanız, o dava sizin içinizde mağmalar gibi köpürmeli ve size, güle aşık bülbül gibi aşk besteleri söyletmeli değil midir? Seherler sizin Cenâb-ı Hakk’a karşı muhabbet türkülerinizi dinlemeli değil midir?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hiçbirimiz, Üstad’dan daha ileri bir seviyede hak ve hakikatı anlatma, i’lâ-yı kelimetullah da bulunma gayreti içinde olamayız. Hiçbirimiz dine ve ülkeye hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip değiliz. O, bizim altından kalkamayacağımız hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiştir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehli dünya ile yaka-paça olmuş, hapishanelerde gezmiş-dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır. Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, gözkamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunmuş; yaz-kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüd, münâcat ve evradlarını asla terk etmemiştir. Hattâ bir Ramazan-ı Şerif’te pek şiddetli hastalıkta, altı gün birşey yemeden savm-ı visal tutmuş ama ubudiyetteki mücahedesinden vazgeçmemiştir. Komşuları her zaman derlermiş ki: &amp;quot;Biz, sizin Üstadınızı sekiz sene boyunca yaz ve kış gecelerinde hep aynı vakitlerde kalkıp sabaha kadar hazin ve muhrik sadasiyle münâcat okuyorken görür, onun mahzun sesini dinler; böyle fasılasız ve devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.&amp;quot;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Üstad, bir taraftan, sabahlara kadar bülbüller gibi sevda besteleri dinletmiş dörtbir yana. Diğer taraftan da, “Bu gece evrâd okurken aklıma şöyle bir şey geldi.. Ben böyle sesli, açıktan açığa okuyorum.. dedim ki acaba başkaları sesimi duyuyorsa, bu okumama riya girer mi?..” gibi mülahazalarla dolmuş boşalmış, bu endişesine cevaplar aramış ve neticede şöyle demiş: “Şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi zatlar beyan ediyorlar. Sâir nafilelerin gizli yapılanı çok sevaplı olduğu halde, şeâire temas eden, hususan böyle bid’alar zamanında ittibâ-ı sünnetin şerafetini gösteren adet ve ibadetleri açıktan yapmak ve böyle büyük kebâir içinde, haramları terkedip takvâyı izhar etmek, değil riya, belki ihfâsından pek çok derece daha sevaplı ve hâlistir.”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, o ömür boyu hep koşmuş durmuş ama, işi sadece evrâd u ezkâr olan bir insan diyebileceğimiz şekilde de bir zikir kahramanı olarak yaşamış; Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) bu asırdaki bir izdüşümü gibi davranmıştır. Hani, Allah Rasulü’nü, aile riyaseti durumunda gördüğümüz zaman, “Bu insan sadece bu iş için yaratılımış.” deriz; çünkü O, bir eş ya da bir baba olmanın hakkını kusursuz eda eden eşsiz bir aile reisidir. Fakat, O’nu talim ve irşad vazifesi başında görünce de “Hayır, O’nun işi irşaddır.” diyeceğimiz kadar o meselede de aşkın olduğunu görürüz. O’nu ordusunun başında gördüğümüz zaman vazifesinin sadece askerlik olduğu zehabına kapılırız. Hele bir de dua atmosferli dünyasına girersek “Efendimiz bütün ömrünü adeta duaya vermiş, duadan başka hiçbir şey söylememiş.” deriz. O diğer üstünlüklerinin ötesinde bir dua insanıdır. Peygamber mesleğinin arkadan gelen şehsüvarları da bu hususta ona benzemişlerdir, bundan sonrakiler de mutlaka Dua İnsanı’na benzemek zorundadır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Öyleyse, duaya karşı gevşek davrananlar, tembel ve kendini miskinliğe salmış kimselerdir. Öylelerinin başkalarına müessir olması da düşünülemez. Müessiriyet Allah’la irtibatın sıkı ve sıcak olması ölçüsünde müyesser olur. Duasızlar ve Cenâb-ı Hak’la ciddi bir irtibatı olmayanlar, çok şey yaparlar; fakat yaptıkları şeylerin bereketi olmaz. İşe bereket katacak yegâne iksir, Allah’la münasebetin sıcaklığı ve derinliğidir. Her an Onu anma.. ömrün her karesini O’na ait hatıra ve O’na yükselen yakarışlarla doldurma çok önemlidir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hasılı, zikir bütün ibâdetlerin özüdür ve bu özün özü de Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ondan sonra da, Peygamber Efendimizden sâdır olan nurlu sözler gelir. Kitap, sünnet ve selef-i salihînin eserlerinde, en çok zikrullaha tergîb ve teşvîk yapılmıştır. Namazdan cihada kadar o, her ibadetin içinde can gibidir, kan gibidir. Ancak, herkesin zikri, zikredilenin onun duyguları üzerindeki te’siri ölçüsündedir. Bazıları, Cenâb-ı Hakk’ı anarak bir sırlı yol ile kalbinde O’na ulaşır. Bazıları da vicdanlarında O’nu “kenzen” bilir ve derûnlarındaki nokta-i istinât ve nokta-i istimdât sayesinde sürekli maiyyette olur. Bu seviyenin insanları için her yeni anış, bir inkıtâ vesilesi olması itibarıyla cehalettir, “Allah biliyor ki, ben O’nu şimdi anmıyorum, anmak da ne demek, ben O’nu hiç unutmadım ki..!” sözü de bu anlayıştaki insanların düşüncelerini ifâde etmek için sadır olmuştur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte öyle arzu ediyorum ki, mü’minler arasında yeniden bir zikr ü fikir mülahazası canlansın, gelişsin.. bu devirde i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin bütün vazifelerden önde olduğu; ama bu vazifenin, Allah’ı sürekli anmadan, O’na sığınmadan ve hergün bir kere daha evrâd u ezkârla dolmadan yapılamayacağı bilinsin.. gönüllerimizde bir kere daha zikir heyecanı uyansın.. ve sırlı bir yolculuktan sonra herkes “huzur-u kalb” ufkuna ulaşsın…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/author/herkul/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Herkul&lt;/a&gt; | 22/08/2002. | &lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/category/kirik-testi/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;KIRIK TESTI&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>herkul:wVJY2zVIO</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/wVJY2zVIO?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>Gönüllüler Hareketi ve Sevgi Mahrumları</title><published>2020-09-16T15:03:52.164Z</published><updated>2020-09-16T15:03:52.164Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/56/22/5622f2f9-d3b0-4b2b-b827-f4e81ec90fdd.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/56/22/5622f2f9-d3b0-4b2b-b827-f4e81ec90fdd.jpeg&quot;&gt;Bir hadis-i şerifte “İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara faydalı olandır.” buyurulur. İslam’da “hayır” tabirinin, insanlara zarar verebilecek yoldaki bir taşı kaldırmadan, iktisadî hayattaki faydalı teşebbüslere, ondan da herhangi bir eğitim müessesesi kurmaya kadar çok geniş ve şümullü bir çerçevesi vardır. İlimle insanların dimağlarını, kalplerini aydınlatanlar; onlara değişik istihdam imkanları hazırlayanlar, fakir-fukarayı zekat ve sadakasıyla destekleyenler, insanların en hayırlısıdır.</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/56/22/5622f2f9-d3b0-4b2b-b827-f4e81ec90fdd.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Bir hadis-i şerifte “İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara faydalı olandır.” buyurulur. İslam’da “hayır” tabirinin, insanlara zarar verebilecek yoldaki bir taşı kaldırmadan, iktisadî hayattaki faydalı teşebbüslere, ondan da herhangi bir eğitim müessesesi kurmaya kadar çok geniş ve şümullü bir çerçevesi vardır. İlimle insanların dimağlarını, kalplerini aydınlatanlar; onlara değişik istihdam imkanları hazırlayanlar, fakir-fukarayı zekat ve sadakasıyla destekleyenler, insanların en hayırlısıdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte, her mü’min gibi ben de, ömrüm boyunca hayırlı bir insan olmanın ve bu suretle Allah’ın rızasını kazanmanın yollarını aradım. Sürekli, insanımıza faydalı olma, onların dertlerini paylaşma ve problemlerine çözüm bulma aşk, şevk ve heyecanıyla yaşadım. Cehalet, fakirlik ve ihtilaf gibi milletimizin yolunu kesen hastalıklara karşı çareler bulmaya uğraştım. Fakat, benim fakir-fukaranın imdadına koşacağım bir sermayem, okul binaları yaptırıp maarifimizin emrine verebileceğim maddi imkanlarım hiç olmadı. Öyle olunca da, bulduğum her fırsatta, dilimin döndüğü, gönlümün elverdiği kadarıyla, eğitimin önemini, iktisadî kalkınmada fert fert herkese düşen görevleri ve dost olma, dost kalma, hoşgörü ve diyaloğa açık yaşamanın zaruretini anlattım. Hem yazı hem de konuşmalarımda herkesi eğitim faaliyetlerine katkıda bulunmaya teşvik ettim.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu teşviklerim fedâkar insanımızın gönlünde hüsn-ü kabul gördü. Mesela, Aydınlı Hacı Kemal zengindi, yedi sülalesine yetecek zeytinlikleri ve bir de elmas madeni vardı. Bir-kaç defa eğitimle alakalı konuşmalarımı dinleyince dükkanlarını ve hatta evini bile sattı.. talebeye burs verme, okullar açma gayretine girdi. Doğru mu ettim bilemiyorum ama bir gün ona, “Hacı Kemal, seninle benim ev sahibi dahi olmamamız lazım. Gel, bir kulübeciğimiz bile olmadan yaşayalım bu dünyada. Bu hayırlı işleri dünyalık menfaatler için yapmadığımıza, Allah’ın rızasını aradığımıza halimiz şahit olsun.” dedim. Ve bu fedâkar ve cömert insan hayatı boyunca kiralık bir evde, bir okulun mütevazi odasında yattı kalktı, dünya namına arkada birşey bırakmadı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir devir geldi, Hacı Kemal gibi kendini millete adamış insanların hali güzel bir misal olarak çokları tarafından benimsendi. Hem bir eğitim seferberliği ve hem de herkese hoşgörüyle yaklaşma ve dostça yaşama gayreti başladı. Ve millet olarak hemen hepimiz, yakın geçmişimiz itibarıyla, milletçe bir türlü gerçekleştiremediğimiz sevgiyi sevme, nefretten nefret etme ve sînelerimizdeki düşmanlık duygusuna karşı tavır alma istikametinde ümitle, iştiyakla durmadan koştuk. O günkü televizyon ekranları ve gazete sütunları birbirini senelerce düşman bilmiş insanların karşılıklı uzatılan dostluk ellerini gösteriyordu. Bu ülke insanı bir kere daha birbirine zeytin dalı uzatıyordu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Keşke böyle bir vetireyi ümit, hayal ve beklentilerimizdeki enginlik ve zenginliğiyle devam ettirebilseydik.! Fakat, maalesef, Türkiye’deki bu dostluk tablosundan hoşlanmayan dış mihraklar ve onların içimizdeki piyonları önce, toplumu teşkil eden fertlerin birbirlerine karşı güvenlerini sarstı; milletin değişik kesimleri arasına sûizan ve kuşku tohumları saçtı; sonra da eğitim ve hoşgörü temsilcileri hakkında akla–hayale gelmedik iftira ve tezvirlerle, onların en samimî davranışlarını dahi evirip–çevirip hiç olmayacak bir kısım gayelere, hedeflere bağlayarak bütün hayırlı işleri âdeta kundakladı. En olumlu gayretler etrafında şüpheler uyardı; diyalog adına ortaya atılan tekliflerde başka maksatlar aradı; en yararlı sözleri, beyanları sağa–sola çekti, böldü, parçaladı, montajlarla farklı kalıplara ifrağ etti ve tahribin en utandırıcı örneklerini sergiledi.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte bu şeytanî gayretler, millet çoğunluğu üzerinde müessir olmasa da, öteden beri hayatını şiddete, hiddete, kine, nefrete bağlamış ve düşmanlıktan başka bir şey düşünmeyen marjinal bir kesimi ayaklandırmaya yetti. Ayaklandılar ve “hoşgörü”, “diyalog”, “sevgi”, “herkesi kendi konumunda kabul etme” ve “kavgasız bir dünya”.. gibi kavramlara karşı âdeta savaş ilân ettiler. Yüreklerdeki ümitleri sarstı, insanların birbirine karşı güven ve itimadını yıktı, toplumun değişik kesimlerini birbirine bağlayan esasları yerle bir ettiler.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Mesela, sürekli “Değirmenin suyu nereden geliyor?” gibi sorularla milletin zihninde şüpheler hasıl etmeye çalıştılar. Oysa herkes biliyordu ki;&lt;strong&gt; bu hizmetler İstiklal Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin hizmetleriydi ve kaynağı da onların yürekleriydi. Türkiye’nin bütün köy, kasaba, ilçe ve illerindeki hayırsever insanların desteği vardı bu okulların arkasında. Ülkemizin en gözde üniversitelerinden mezun olarak burs miktarı bir maaşla çalışan gencecik öğretmenlerin alınteri vardı.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Aslında, yurtdışındaki bir okulun öğretmenlerinin, devlet yardımı olarak verilen patatesle altı ay yaşadığını bu soruların sahipleri de biliyorlardı. Belki onlar, o patatesi pişiren aşçının kendi yemeğini evinden getirdiğini de biliyorlardı!.. Parasızlık nedeniyle üç aile bir evde kalanlardan, düğününü yapar yapmaz gerdeğe girmeden okuluna koşan, destanlara malzeme teşkil edecek Anadolu’nun yağız delikanlılarından onlar da haberdardı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Kaldı ki, devletin istihbarat organları böylesine göz önünde ve sayıları yüzleri aşan eğitim kurumu adına bir başka yerden gelme para iddiaları için bugüne kadar tek bir belgeye, ya da örneğe ulaşamamıştı. Çünkü milletin helal katkılarından başka herhangi bir kaynak yoktu.. değirmen fedakarlık, alınteri, gözyaşı ve fedakar Anadolu esnafının hayır duygusuyla dönüyordu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Dünyanın değişik yerlerinde konuyla ilgili yapılan ilmî çalışmalara şöyle bir göz atılırsa, sosyal ve siyasal bilimcilerin şu kanaatte birleştiği görülecektir: Bu “&lt;strong&gt;Gönüllüler Hareketi&lt;/strong&gt;”, hiçbir dış güce bağlı olmayan bir sivil toplum hareketidir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, yerli bir kaç kurumu ya da yabancı bir devleti arkasına almadan bir şey yapmaktan aciz olanlar, halkın teveccühünden ve Allah’ın inayetinden başka hiçbir güce dayanmayan bu gönüllüler hareketini anlamakta zorlanabilir. Almadan vermesini bilmeyenler, başta kendi milleti olmak üzere tüm insanlığa hizmet için fedâkarlık yapma duygusunu idrak edemeyebilir. Fakat görülen o ki; benim sadece müşevviki bulunduğum bu gayretlerin bir halk teşebbüsü olduğunu ve ‘değirmeninin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini aslında herkes çok iyi biliyor. Ne var ki, &lt;strong&gt;bu Anadolu pınarını istedikleri yöne akıtamayanlar kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışıyor.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Hayret Ediyorum ve Kırgınım!..&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şimdilerde ben, bugüne kadar yapılan onca güzel iş ve gayretin baltalanmasını, ihlasla vatana-millete hizmet eden samimi insanların birer parya muamelesi görmesini ve onca olumlu gelişmenin tahrip edilmesini ruhumda olsun duymamak için, olup bitenler ne zaman aklıma gelse, hayalimin yüzünü başka tarafa çeviriyor ve realitelerden kaçarak hafakanlarımı bastırmaya çalışıyorum. Ben, kalbimde sıkışmalar hâsıl eden, tansiyonumu yükselten, vücudumda yerleşmeye karar vermiş hastalıklara taarruz gedikleri açan böyle öldürücü hayallerden ne kadar uzak durmaya çalışsam da, yine de bu hayaller birer zehirli ok gibi kalbime saplanıyor.. inliyor, kıvranıyor ve kimbilir günde kaç defa Rabbime el kaldırıyor, “Rabbenâ feracen ve mahracen…” deyip sızlanıyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Benim, şimdiye kadar bütün duam, bütün ızdırabım, insanların Allah’ı bulması, O’na inanması yolunda oldu. Her gün, yana yakıla dua ediyorum: “Allah’ım, ne olur, bahtına düştüm!” diye sızlanıyor ve “Ne olur Allah’ım, insanlar Seni tanısın, Sana inansın!” diyorum. O kadar ki, bunun için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Bunu anlamayanlar, imanın ne olduğunu bilmeyenler, onun hasıl ettiği zevk-i ruhanîyi tatmamış olanlar, Cennet’in lezzetini, Cehennem’in işkencelerini ruhlarında hissetmeyenler, insanlığın ızdırabını bir defa olsun vicdanında duymamış olanlar kalkıyor, sizin ızdırabınızı, derdinizi, çabanızı başka mecralarda görmek istiyorlar… devletmiş, hükümetmiş, siyasetmiş… maksatları bunlar olup, bütün hayatlarını bu yolla elde edecekleri menfaate bağlamış bulunanlar, iman adına, Kur’an adına çekilen ızdırapları da aynı kategoride değerlendiriyorlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bizim, hiçbir zaman terörle, anarşiyle, yolsuzlukla, gayr-ı kanunî herhangi bir işle de alâkamız olmadı. Beni, Türkiye’yi ele geçirmeye çalışmakla suçladılar. Ben, dünyevî hiçbir şeye talip değilim; dünyanın sultanlığını teklif etseler, gözümü o tarafa çevirip bakmam. Bu türden suçlamalar karşısında, “Yâ Rabbi” diyorum, “acaba Sana kullukta, Sen’in rızan istikametinde bir şeyler yapmaya çalışırken hata mı ettim; ihlâsta kusurum mu oldu da, hayatımda hiç düşünmediğim, rüyalarıma bile girmemiş ve hülyasını bile kurmadığım gayelerle beni suçluyorlar?!”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fakat, bu suçlamaların arkasında, böylesi ithamlarla resmî makamları aleyhimize kışkırtanların arkasında, cinnî şeytanlardan ders alan bir takım insî şeytanlar var ki, onlar, hem İslâm’a düşmanlar, hem de yolsuzluklardan sıyrılmış, meselelerini halletmiş ve dünya muvazenesinde gerçek yerini almış bir Türkiye istemiyorlar. Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu durumda olması, kendi maksatlarını gerçekleştirmede onlara daha muvafık geliyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Onları bir ölçüde anlıyor ve “Kendi fıtratlarının gereğini sergiliyor; kötü tabiatlarını ortaya koyuyorlar.” diyorum. Fakat, &lt;strong&gt;milletimizin gelişip büyümesini istemeyen bazı dış güçlerin piyonluğunu yapan bu zavallılara kanıp onların ardına takılanları anlamıyorum.. marjinal bir grup tarafından kandırılıp Türkiye’nin aydınlık geleceğini karartma hususunda onlarla beraber çalışanlara hayret ediyorum.. ve belli senaryolarla ortaya konan milyonda bir ihtimali dahi değerlendirip bu hizmetlerin altında menfi garazlar aramalarına rağmen önlerindeki binlerce güzel örnekten hiçbirini görmeyen, bir kere bile olsa müsbet düşünmeye yanaşmayanlara şaşırıyor ve gönül koyuyorum. Kendi kendine “Acaba onbinlerce kilometre uzakta İstiklal Marşı’mızın okunması, siyahî çocukların bile Türkçe konuşması kimlerin hoşuna gitmez; millî kültürümüzün tanıtılması ve temsil edilmesi kimleri rahatsız eder?” sorusunu bir kerecik olsun sormayan ve vicdanındaki cevabı dile getirmeyen kendi insanımıza kırgınım. Geleceğin sosyal tarihçileri tarafından da yadırganacak olan bu insanların bu umursamaz ve hatta bazen aleyhte tavırlarının körlük değilse de nankörlük olduğuna inanıyorum.&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hastalıklarla sarmaş dolaş yaşadığım, hayatı bir yük gibi omuzumda taşıdığım şu günlerde tek dileğim; milyonda bir ihtimali bile değerlendirip bu hayırlı işlerin altında başka gayeler arayanların bir kere de binlerce güzel misalden hiç olmazsa birini görmeleri ve birkaç dakikalığına da olsa müsbet düşünmeleri.. Ben, dünya namına bir şeye sahip değilim ve Hacı Kemal’le sözleştiğim gibi kendime ait bir evim bile olmadan ötelere yürüme muradındayım. Bir başka münasebetle dediğim gibi, “Kendime ait bir zeytin dalım bile yoktur. Eğer olsaydı, onu da barış namına onlara uzatırdım.”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte ölümü ruhunun derinliklerinde her zaman duyan ve dünyevî bir beklentisi de olmayan birisi hiçbir şeyden korkup çekinmez. Daha önce de değişik münasebetlerle ifade ettiğim gibi; şahsen, zillete, hakarete, kötü söze asla tahammülüm yoktur. Çocukluğumda bile, değil bu ölçüde maruz kaldığım yalan, tezvir, itham ve iftiralara, en küçük bir hakarete dahi tahammül edemezdim; yine de edemem. Hiç çekinmeden kalkar, mahkemeye de çıkar, bütün dünyanın duyacağı şekilde bana yapılan hakaretleri, yapanların yüzlerine vurabilirim. Ne var ki, bugün yapılması gereken bu değildir. Herkesin kavgaya kilitlendiği, ülkemizin ve dünyanın her zamankinden daha çok sulhe, sükûna, iç huzura, devlet-millet kaynaşmasına muhtaç olduğu bir zamanda, nefsimize yapılanlar ne olursa olsun, katlanmak mecburiyetinde olduğumuz kanaatindeyim. Bir reh-i sevdaya girmişiz ve “bize ar-namus lâzım değil” demişiz; milletimizin bugününü de geleceğini de düşünmek mecburiyetindeyiz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;“Sevgi” Sözümüz Var!..&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Üzüntüm, sitem ve serzenişim kat’iyen kendi nefsimle alakalı değildir. Ben, kendilerine hizmet madalyası verilmesi gerekirken bir cânî muamelesi gören Hacı Kemal gibi adanmışlar, vatandan uzakta milletinin kültür elçiliğini yapan fedakar öğretmenler adına üzülüyorum. Sadece bir müşevvik olmama rağmen şahsıma nisbet edilen o insanların ve hayırlı hizmetlerinin ademe mahkum edilmesinden dolayı ızdırap duyuyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ama herşeye rağmen biz, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hep karakterimize saygılı olmaya çalışacağız. Üç beş günlük bir dünya için baş yarmayacak, göz çıkarmayacak, kem söz söylemeyecek, gönül kırmayacak ve herkese sevgi çağrısında bulunacağız; bulunacak ve milletimize karşı münasebetlerimizde hep bir büyüğün şu sözlerine bağlı kalacağız: “Senelerden beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler, hepsi de helâl olsun!. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca ihtilâttan men edildim. Divan-ı Harplerde bir cânî gibi muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, ben de bir mü’min olarak, bu duyguları paylaşacağıma söz verdim. Kimseye küsüp darılmayacağıma söz verdim.. ölümü gülerek karşılayacağıma, celâlden gelen cefayı, cemalden gelen vefa ile bir bileceğime söz verdim. Allah’a ait hukuka karışamam ama, bana ait hiçbir haktan dolayı kimseden davacı olmayacağıma söz verdim.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir kısım yobazca düşünceler, yürüdüğümüz yolları yürünmez birer patika hâline getirse de, hâlâ her tarafta salınıp duran yeşillikler, gönüllerimizde yol yürüme heyecanı uyaran yol arkadaşları, insanî duygularıyla diyaloğa açık sîneler; el sıkışmasını, kucaklaşmasını ve etrafına tebessümler yağdırmasını devam ettiren gönül insanları; günahını bilen vicdanlar, hatalarına pişmanlık duyan ruhlar, geleceği mantık ve muhâkeme üzerine bina etmek isteyen dimağlar mevcudiyetlerini devam ettirdikleri sürece, ruhumuzun sarsılan kısımlarını yeniden derleyip toparlayacak ve “yeni baştan” deyip herkesi sevmeye devam edeceğiz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/author/herkul/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Herkul&lt;/a&gt; | 12/08/2002. | &lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/category/kirik-testi/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;KIRIK TESTI&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>herkul:YpHXfdyxL</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/YpHXfdyxL?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>İsm-i A’zam</title><published>2020-09-16T15:03:06.521Z</published><updated>2020-09-16T15:03:06.521Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/1b/22/1b2242ff-b741-4c14-9513-9e6c7160d18e.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/1b/22/1b2242ff-b741-4c14-9513-9e6c7160d18e.jpeg&quot;&gt;İmam-ı Gazalî Hazretleri, Esma-yı İlâhiye’den “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimlerini İsm-i A’zam (en büyük isim) olarak kabul etmiş; haklarında bir risalecik yazarak onları okumanın değişik hastalık ve belalara şifa ve kalkan olacağını söylemiştir. Gümüşhânevî Hazretleri de, onun dualarını Mecmuatü’l-Ahzâb’a dahil etmiştir. Mesela; on defa “Allahuekber” dedikten sonra “Bismillâhirrahmânirrahîm”’le başlayıp “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” demenin şerlilerin şerrinden korunmaya ve zafer kazanmaya vesile olacağını nakletmiştir. Üstad Hazretleri de, Sekîne ve Tahmîdiye gibi duaların başında bu isimleri zikretmiştir.</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/1b/22/1b2242ff-b741-4c14-9513-9e6c7160d18e.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;İmam-ı Gazalî Hazretleri, Esma-yı İlâhiye’den “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimlerini İsm-i A’zam (en büyük isim) olarak kabul etmiş; haklarında bir risalecik yazarak onları okumanın değişik hastalık ve belalara şifa ve kalkan olacağını söylemiştir. Gümüşhânevî Hazretleri de, onun dualarını Mecmuatü’l-Ahzâb’a dahil etmiştir. Mesela; on defa “Allahuekber” dedikten sonra “Bismillâhirrahmânirrahîm”’le başlayıp “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” demenin şerlilerin şerrinden korunmaya ve zafer kazanmaya vesile olacağını nakletmiştir. Üstad Hazretleri de, Sekîne ve Tahmîdiye gibi duaların başında bu isimleri zikretmiştir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Beş vakit içerisinde “Salât-ı vustâ”; Cuma gününde “vakt-i icâbe” (duaların umumiyetle kabul olacağı saat), insanlar arasında velî kullar, Ramazan ayında Kadir Gecesi, bütün tâat ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî, kainatın ömründe kıyamet ve ferdin hayatı içerisinde ölüm anı gizlendiği gibi Esmâ-i Hüsnâ arasında da İsm-i A’zam gizli tutulmuştur. Mü’minlerin sürekli uyanık, dikkatli ve devamlı Allah’a ibadet ve tâat içerisinde bulunmalarına vesilelik eden bu gizlilikten dolayı hangi ismin a’zam olduğu da bilinememiş; pek çok muhtelif isim, İsm-i A’zam olarak zikredilmiştir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İsm-i A’zam olarak rivayet edilen isimlerin hemen hepsi me’suratta (Kur’an ve sünnet kaynaklı dualarda) vardır. Dua Mecmuası’na bütün o isimleri koymaya çalışmıştım. Hatta meselenin bir sırrı olabileceği düşüncesiyle aynı kelimeler, farklı rivayetlerde geçiyorsa, birbirine yakın lafızlarla rivayet ediliyorsa bile tamamını almış; o sözler, Efendimiz’e ait olduğu için hepsini çok kıymetli görerek hiç birini kaçırmamaya gayret etmiştim.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Dua Mecmuası’nda da görüleceği gibi “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” den başka, Rahman, Rahîm, Hannân, Mennân, Melik, Selam, Mü’min, Müheymin… gibi isimler de İsm-i A’zam olarak rivayet edilmiştir. Ayrıca, tek bir isim şeklinde değil de ayet ya da izâfet terkibi olarak zikredilen “Bedîu’s-semavâti ve’l-arz”, “Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm”, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” ve Ayetü’l-kürsî gibi İsm-i A’zam olduğu söylenen başka rivayetler de vardır. Bunlar İsm-i A’zam’ın tecellî alanı mı, bunlarda mı tecelli etmiş; yoksa bunların içinde geçen Cenâb-ı Hakk’ın mübarek isimleri mi İsm-i A’zam? Bu, sadece Allah Teâlâ’nın bileceği bir meseledir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Aslında, biz Esmâ-i İlâhiye’nin tamamını bilmiyoruz. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bir kimsenin afet ve musibetler dolayısıyla tasalandığında okuması için talim ettikleri duada, “&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Allahım, ben Senin kulunum, kullarından bir erkekle bir kadının oğluyum. Perçemim Senin (kudret) elindedir. Hakkımdaki kararın yürürlükte ve takdirin âdilânedir. Senden, kendini isimlendirdiğin, Kitab’ında zikrettiğin, mahlûkatından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine… Kur’an’ı kalbimin baharı, gözümün nuru, hüzün, gam ve tasamın gidericisi kılmanı diliyorum.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;” buyuruyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Demek ki, sadece bir insanın bildiği, yalnız bir kitapta zikredilmiş, tek bir salih kul, cin veya meleğe bildirilmiş ya da nezd-i Uluhiyette mazhar-ı isti’sâr olmuş (kimseye bildirilmeyip ilm-i İlâhîye has kılınmış) isimler de vardır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ayrıca, siz muztar kaldığınız ve ihtiyaç hissettiğiniz zaman herhangi bir lafızla Cenâb-ı Hakk’a çağrıda bulunursunuz. Söylediğiniz lafız ne olursa olsun, o içinizin sesi ve gönlünüzün ifadesiyse hiç farkına varmadan o gizli bırakılmış isimlerden birini ya da İsm-i A’zam gibi kabul edilecek bir ismi telaffuz edebilirsiniz. Mesela, “Ben bâis-i fakîrim, Sense düşkünlerin elinden tutan.” dersiniz. Esmâ-i İlâhiye’de bunun karşılığı bir isim bilmiyoruz ama belki bu da onlardandır. Mesela, “Ben muztar-ı muhtacım, muztar olanların ızdırarını gideren de Sensin.” dersiniz ve bunu Cevşen’de geçen “Fârice’l-hemm, Kaşife’l-ğamm” yerinde kullanabilirsiniz. Eğer samimi ve gönülden iseniz Cenâb-ı Hak dilinizin bağını çözer ve farkına varmasanız da size İsm-i A’zam’ı söyletir. Fakat diliniz gönlünüze tercüman olmuyorsa, İsm-i A’zam’ı da söyleseniz, o işin bir yanını eksik bırakmış olursunuz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte bundan dolayı, hak dostları, yalvarış ve yakarışların ancak sıdkla edâ edildiği ölçüde “İsm-i A’zam”a iktiran etmiş gibi, rahmet arşına ulaşacağını ve hüsn-ü kabûl göreceğini söylemişlerdir.. evet samimiyet, sıdk ve sadâkat âdetâ İsm-i A’zam iksiri gibi tesir eder. Bayezid-i Bistâmî, kendisinden İsm-i A’zam’ı soranlara: “Siz, Allah’ın isimleri içinde İsm-i Asgarı (en küçük isim) gösterin, ben de size İsm-i A’zam’ı göstereyim” der ve ilâve eder: “&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bence İsm-i A’zam tesiri yapacak bir şey varsa, şüphesiz o da sıdktır; sadâkatle hangi isim okunsa, o İsm-i A’zam olur.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, insan Cenâb-ı Hakk’a samimi teveccüh etmeli ve Esmâ-i İlâhiye’yi, Sıfat-ı Sübhaniye’ye yanaşma hususunda çok önemli bir merdiven olarak değerlendirmeli. Zât-ı Ulûhiyeti tanımanın, ancak Esmâ-i İlâhiye’yi bilmekle mümkün olacağını kabul etmeli. Bütün kalbiyle onların arkasına düşmeli. Bir gönül insanı olarak bu isimleri bilmeli ve zikretmeli.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ucuzcuların bir şey elde edeceklerine hiç bir zaman inanmadım/inanmıyorum. Mesela, ucuzcuların Kadir gecesinden tam olarak istifade edeceğine inanmıyorum. Onlar, bütün bir sene beklesinler; sadece Ramazan-ı Şerif’in yirmiyedinci gecesini ihya etsinler ve böylece Cenab-ı Hakk’ın Kadir gecesini layık-ı vechiyle değerlendiren insanlara lutfettiği eltâf-ı İlâhiyeye mazhar olsunlar.. olacak şey değildir bu. Onun için Ebu Hanife, -ki kanaat-i acizâneme göre, Hakîkat-ı Ahmediye’yi en iyi temsil eden insan odur- diyor ki, “Kadir gecesi sadece belli gecelerde değil, senenin üçyüz altmış küsur günü içindeki her bir gecede aranmalıdır. Siz üçyüz altmış küsur geceyi kemâl-i hassasiyetle ihya ederseniz, Allah Teâlâ’da o samimi yüreğinize iltifatlarda bulunur.”&lt;br /&gt;Fahr-i Kâinât Efendimiz, Kadir gecesinin vaktini biliyordu. Fakat bir gün “Kadir gecesinin hangi gün olduğunu söyleyecektim; dışarıya çıktım, baktım ki iki insan birbiri ile münakaşa ediyor. Onlarla meşgul olurken Kadir gecesi bana unutturuldu.&amp;quot; buyurmuştu; buyurmuş ve bu sözüyle hem mü’minler arasındaki en ufak bir ihtilaf ve kavganın kendisini nasıl derinden yaraladığını ve hem de Kadir gecesinin gizli kalmasında bir hikmet-i ilahiye bulunduğunu işaret etmişti. Efendimiz döneminde Kadir gecesi, Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlamıştı ve daha sonra da Rasul-ü Ekrem aleyhisselam onu Ramazan-ı Şerif’in son on gününde, tek gecelerde aramayı tavsiye buyurmuştu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;“&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Her geceyi Kadir, her kişiyi Hızır bil.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;” vecizesi de kısa ama pek şümullü bir sözdür. Evet, Hızır (a.s.) da insanlar arasında gizlidir. O, Yasir midir, Mustafa mıdır, Abdürrahîm midir, Abdurrahman mıdır?.. bilemezsiniz. Fakat, siz herkese saygılı olur, her muhtaca yardım eder, herkesin elinden tutar, bütün insanlara sadrınızı-sinenizi açarsanız bir gün ehl-i imandan bir Hızır’a rastlarsınız ve sizin de gönül bahçeniz yeşerir.&lt;br /&gt;İşte, Cenâb-ı Hak, her geceyi Kadir bilme ve her ferdin Hızır olabileceğine inanma mülahazasına bağlı kalmamız; bu hususta sürekli dikkatli davranmamız ve metafizik gerilimde bulunmamız için bu ikisini gizlediği gibi İsm-i A’zam’ı da Esma-i İlahiye arasında gizleyerek bizi o mevzuda da hüşyar ve müteyakkız olmaya tevcih etmiştir. Ve böylece, nazarlarımızı kendi gönlümüze yönlendirmiş; ister Cevşen, ister Celcelûtiye okuyalım, isterse de İmam-ı Gazalî’nin İsm-i A’zam diye rivayet ettiği “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” isimlerini zikredelim.. yani, O’na el açarken hangi isimleri şefaatçi yaparsak yapalım, samimiyet, sıdk ve sâdakat içinde olmamız gerektiğini irşad buyurmuştur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, Allah’a yürekten bir bağlılık yoksa zor bulursunuz Kadir’i, Hızır’ı ve İsm-i A’zam’ı. Bunlar, ancak kendi gönlünüzde sıdk ve sadakati yakaladığınız; ardına düştüğünüz şeyi önce kendi gönlünüzde arayıp bulduğunuz zaman sır perdelerini açar size. İçinizde hazırcılık mülahazası varsa; “hemen bulayım, hemen diyeyim, hemen elde edeyim.” duygusuna bağlı iseniz daha çok beklemeniz gerekecektir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu mevzuyu da şimdilik, bizim de ölçü olarak kabul ettiğimiz cümleyi bir kere daha tekrar ederek bitireyim: “&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Siz, Allah’ın isimleri içinde İsm-i Asgar’ı gösterin, ben de size İsm-i A’zam’ı göstereyim&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/author/herkul/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Herkul&lt;/a&gt; | 04/08/2002. | &lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/category/kirik-testi/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;KIRIK TESTI&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>herkul:Md-prVt9B</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/Md-prVt9B?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>Kara Sevdalılar</title><published>2020-09-16T15:02:16.674Z</published><updated>2020-09-16T15:02:16.674Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/6b/09/6b09347b-14b0-4592-bda3-d4272aa66cab.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/6b/09/6b09347b-14b0-4592-bda3-d4272aa66cab.jpeg&quot;&gt;Yemekte otururken rüzgar esiyordu, o esnada aklıma rüzgar ile alakalı ayetler geldi, yemek boyunca zihnim hep o ayetlerle meşgul oldu. Kur’an-ı Kerim bir yerde meâlen, “Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik. Derken gökten yağmur indirip onunla sizi suladık.” (Hicr, 15/22); bir başka yerde de “O’dur, rahmetinin (yağmurun) önünden müjdeci olarak rüzgarlar gönderen. Nihayet bu rüzgarlar o ağır bulutları hafif bir şeymiş gibi kaldırıp yüklendiklerinde, Biz onları, ölü bir ülkeye sevkeder, derken oraya su indiririz de orada her türlüsünden meyveler, ürünler çıkarırız.” (A’raf, 7/57) buyuruyor. Bir taraftan, yağmur damlaları bitirmek üzere bulutun aşılanmasını, diğer taraftan da ürün verecek tohumları aşılanmasını ve rahmetin müjdecisi...</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/6b/09/6b09347b-14b0-4592-bda3-d4272aa66cab.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Yemekte otururken rüzgar esiyordu, o esnada aklıma rüzgar ile alakalı ayetler geldi, yemek boyunca zihnim hep o ayetlerle meşgul oldu. Kur’an-ı Kerim bir yerde meâlen, “Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik. Derken gökten yağmur indirip onunla sizi suladık.” (Hicr, 15/22); bir başka yerde de “O’dur, rahmetinin (yağmurun) önünden müjdeci olarak rüzgarlar gönderen. Nihayet bu rüzgarlar o ağır bulutları hafif bir şeymiş gibi kaldırıp yüklendiklerinde, Biz onları, ölü bir ülkeye sevkeder, derken oraya su indiririz de orada her türlüsünden meyveler, ürünler çıkarırız.” (A’raf, 7/57) buyuruyor. Bir taraftan, yağmur damlaları bitirmek üzere bulutun aşılanmasını, diğer taraftan da ürün verecek tohumları aşılanmasını ve rahmetin müjdecisi olan rüzgarı düşünürken zihnim sosyal hadiselere intikal etti.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Sosyal hadiselerde de önce şiddetli fırtınalar olur. Eğer insanlar o fırtınalar karşısında tamamen yıkılmamışsa; yani yeşillikler kurumamış, ağaçlar devrilmemiş, gökten düşecek yağmura bağrını açacak şeyler zeminde bütün bütün yok olmamışsa, o rüzgarları sürekli yağmurlar takip eder. Esen her rüzgar sele sebebiyet verebilecek yağmurları bağrında taşıdığı gibi rahmet yağmurlarının da müjdecisi olabilir.&lt;br /&gt;Bu açıdan da, bizim herşeyden ziyade kendimize bakmamız lazım. Yani, bizim dünyamız yağmura liyakatli mi? Ağaçlar devrilmiş mi, dimdik mi? Zeminde halâ yeşillik var mı? Daima yağış alan bölgeler gibi yağmura açık halini koruyor mu?.. işte buna bakmalı.. bu mülahazayla kendimizi sorgulamalı, iç dünyamızı teşrih masasına yatırmalı; rahmete liyakatımızın olup olmadığını tetkik etmeliyiz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Yeryüzüne daima yağmur yağar. Ama yağmur bulutları rahmete liyakatlı yerleri kollar. Yağmurun mülk ve melekût yönü, her ikisi de şeffaftır. Her ne kadar emareleri ortaya çıkınca yağacağı söylenebilirse de, ufukta henüz işaretleri yokken yağmurun geleceğini kestirmek zordur. Semanın gözyaşları o yana da, bu yana da açıktır; Allah’ın kudretine, inayetine, meşietine ve ilmine taalluk etmektedir. Bazen gider denize boşalır; bazen de yolu gür ormanlara varır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İçtimaî hayattaki fırtına, buhran, ızdırap, sıkışma ve tazyikler de bulutların sıkışması gibi bir kıvama gelir ve netice itibariyle nerede rahmet teveccühü varsa oraya sürüklenirler. O sıkışmalar, tazyikler, bunalımlar ve ızdıraplar ölçüsünde sineler heyecanla Allah’a yönelirse: “Allahım! Sen de biliyorsun ki, bizim Senden, Senin rızandan başka bir mülahazamız yoktur. Senden başka birşeye gönül bağlayacaksam şu can emanetini al da hayatı bir yük gibi omuzumda taşımayayım.” diyecek kadar yürekten ve samimi olarak O’na teveccüh ederse Allah merhamet eder; eder de yıldırım yüklü bulutları rahmet çeşmesi haline getirir. Ama eğer, müslümanlar sadece birer kültür müslümanı ise, babalarının müslümanca yetiştiği zeminde, öyle gördüklerinden dolayı müslüman gibi görünüyorlarsa; ruhlarını aydınlatamamış, kafalarını yenileyememiş, İslam için hiçbir çilesi, hiçbir ızdırabı olmayan ve hususiyle de “ne olacak milletimin şu acıklı hali” deyip fikir çilesi çekmeyen insanlarsa -ki en büyük çile fikir çilesidir-, rüzgarlar rahmet muştuları getirme yerine felaket haberleri taşıyacaktır. Bundan dolayı, herşeyden önce inananlar doğru inanmalı ve birer muhasebe insanı olmalıdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İslamı gadre uğratan iki cephe vardır: Birisi, onda sürekli şok tesiri yapacak taarruzlar peşinde olan, kin ve inat cephesi. Diğeri de &lt;em&gt;müslümanlığı yolda bulmuş&lt;/em&gt;, kültür müslümanlığı tavrı sergileyen vefasızlar cephesi.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Izdırap, en büyük duadır. Izdırap gayretten, ölesiye koşmaktan daha önemli ve kıymetlidir. Allah, ona buna değil oturup-kalkıp “Ne olacak bu dünyanın hali, nasıl çıkacağız şu milli buhrandan!..” deyip kendine göre değişik beyin fırtınalarıyla insanlara ruhunun ilhamlarını duyurmak için fikir sancısı çeken insanlara lütuflarda bulunur. Diğerleri de belki bundan istifade ederler ama, bilmelidirler ki, ak saçları ahirette önlerine dökülür ve çok utanırlar. Allahın bir nimeti olarak önlerinde buldukları imana, İslam’a, İslam’ın güzelliklerine karşı vefasızlıklarının hicabını iki büklüm olarak ötede yaşarlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, azap bulutları, ancak milletine hizmetin ve insanlığın mutluluğunun kara sevdalıları hürmetine rahmete dönüşecektir.. adanmış ruhlar; dünyevî, cismânî ve bedenî bütün mülahazalara kapanmış olanlar.. kara sevdalılar..&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu vesileyle, bir teessürümü de ifade etmek istiyorum: Son günlerde ülkemizde meydana gelen sel felaketini büyük bir üzüntü ile öğrendim. Özellikle Rize’nin Çayeli ve Güneysu ilçelerinde kendini hissettiren ve milletimizi kedere boğan sel ve heyelan sebebiyle çok müteellim oldum. Müminlerin yaşadığı bölgelerde bu tür felaketler genellikle en masum olanları yakalar. Ben de o bölge halkının samimiyet ve masumluğuna inanıyor; vefat edenlerin milletimiz için kendini kurban vermiş şehitler mertebesinde olmasını Rabbimden niyaz ediyorum. Cenâb-ı Allah, ötelere yürüyen insanlara rahmet ve mağfiretiyle muamele eylesin. Geride kalan ailelerine, bütün dost ve yâranlarına sabırlar ihsan etsin. Hayatta kalıp da yaralananlara da acil şifalar versin.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Kulluk Sırrı&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Cenab-ı Hakk’a teveccühte, ibadet ve dualarda bir kulluk sırrı (sırr-ı ubûdiyet) vardır. Yani; onlara yüklenen manaları kul bilemeyebilir ama sırf emredildiği için onların gereğini eda eder ve böylece emre amâde bir kul olduğunu gösterir. Kulluk vesilesiyle, kalbin, ruhun, hissin ve sırrın beslenmesi, Allah’a teveccühü gibi maslahatlar hasıl olabilir. İnsan biraz düşündüğünde bunlar dışında başka bir kısım hikmet ve faydaların meydana geldiğini de görebilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Mesela, Zekat’ın bir İslam köprüsü ve fakir ile zenginleri yanyana getirici, ısındırıcı, nifak ve şikakı önleyici bir tedbir olduğu akılla anlaşılabilir. Hacc’ın bir seyahat ve tenezzüh olarak insanı dinlendirdiği, ona yeniden kendine gelme fırsatı verdiği ve aynı zamanda onun alem-i İslam çapında bir kongre olduğu düşünülebilir. Oruç’la insan nefsinin itaati öğrendiği, bir nevi perhiz yaptığı ve sıhhat bulduğu neticesi çıkarılabilir. Fakat, bir mümin ibadetlerini kat’iyen bu fayda ve maslahatlara bağlamaz. Çünkü o bilir ki, ibadetlerde “taabbüdîlik”; yani hikmet ve maslahatları ne olursa olsun, onları anlasın ya da anlamasın, nasıl bildirildi ve emredildi ise ona göre hareket etmek ve o emirde kendi aklının almadığı daha pekçok hikmetler olabileceğini düşünmek esastır. Zekat, oruç ve hacta olduğu gibi namazın belirli vakitlere tahsisi, rekat sayısındaki farklılıklar, rükû, sücud ve kıyam gibi hususî hareketler… için bazı hikmetler aklına gelse de mümin, bunları her şeyden önce Rabbimiz böyle emrettiği için bu şekilde yerine getirir ki, fıkıh metodolojisinde ibadetlerde gözetilen bu hususiyete “taabbudîlik”denir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Taabbüdî olan şeylerin önemli bir yanı şudur: siz yaptığınız şeyle, ondan sonra Cenab-ı Hak tarafından size lütfedilen şey arasında tenâsüb-i illiyet (sebeb-sonuç ilişkisi) prensibine göre bir münasebet göremezsiniz. Mesela, namaz kılarsınız, dünyevî-uhrevî, kalbî-ruhî, aklî-hissî öyle matluplarınız hasıl olur ki, bu nasıl oldu diye şaşırırsınız. Burada ince bir nokta vardır: taabbüdîlik, taabbüdîlik hesabına işler ve sizde sadece emredildiği için ibadet etme duygusunu geliştirir. Efendimizin mucizelerini düşünürseniz, yerdeki bir parmağın kalkmasıyla kamer nasıl iki parça oluyor!. Parmağıyla işaret edince ağaç nasıl O’nun yanına geliyor!. Mübarek elini bir yemeğin üzerinde bir-iki defa devir yapınca o yemek nasıl bereketleniyor, on kişilikken, yediyüz kişiyi doyuruyor!. Bütün bunlarda tenasüb-i illiyet prensibine göre, meselenin makul yanı olmadığından öyle anlaşılır ki Allah (celle celâlühû), hususî bir lütufta bulunuyor. Aynen öyle de, insan kendi ibadetleri ve onlardan hasıl olan neticeyi görünce, tavırları, davranışları, ruhî ve kalbî hayatı açısından lütuf ve nimetlere mazhar oldukça taabbüdilik mülahazası da artar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ayrıca taabbüdîlik, kulluk vazifesinin arkasında hiç birşey aramama ve amelleri sadece Allah’ın emrine bağlama duygusunu, Allah’a halisâne teveccüh hissini meydana getirdiği için çok önem arzeder. O’nun rıza ve hoşnutluğunu arama duygusunu besler. Hatta sadece farz ibadetlerde değil; insanın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatıyla alakalı vaz’edilmiş esaslarda da bir taabbüdîlik vardır. İnsan günlük hayatında yapageldiği işlerde ve muâmelâtta da sadece emredildiği için yapma niyetini gözetebilir. Adiyât ve muâmelâtta akla, mantığa ve hikmete muvafık manaların olduğu hususu daha çok görülse de onlarda bile “emredilmiş olmaları”nı esas alabilir. Ve kul ister ibadetlerini, isterse günlük hayatta yapageldiği şeyleri, taabbüdilik mülahazasına bağlı yaparsa, kendisini halisâne kulluk ruhuna alıştırmış olur. Bunu Üstad Hazretleri’nin sözüyle irtibatlandırabilirsiniz: insan yaptığı bir kısım adetlerini Allah rızası için yapar, onları sağlam bir niyete bağlarsa, mesela Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin sünnet-i seniyyesine uyma niyetiyle O’nun gibi yer, O’nun gibi oturur-kalkar ve her hareketinde O’na benzemeye çalışırsa adetlerini dahi ibadete çevirmiş olur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Taabbüdîlik esasının temelindeki espiri şudur: Cenâb-ı Allah hakikî Malik ve hakikî Mutasarrıftır; insanlar da O’nun kulları ve dolayısıyla mülküdürler. Mülk sahibi mülkünde istediği tasarrufu yapar. Öyleyse, O bizim tavır ve davranışlarımızı belirlemede de Mutlak Hâkim’dir. Bununla beraber, Allah celle celâlühû adiyât içinde insanlara bir hilafet manası vermiş, eşyaya müdahale etme hakkı tanımıştır ki, bu izâfî bir malikiyettir. İnsanlar, Mutlak Hâkim’e, Mutlak Mutasarrıf’a taabbüdîlik mülahazasıyla mutlak teslim ve tâbî olmalı; âdiyatta da eşyaya müdahale etme mevzuunda kendilerine tanınan izafi ve nisbi hakkı kullanmalıdırlar. Ama bu hakkı kullanırken de bilmelidirler ki, asıl mal sahibi ve Müsebbib-i Hakikî Allah’tır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Allah Teâlâ kainatta adât-ı Sübhaniye diyebileceğimiz, dâfia-cazibe (itme-çekme) kanunu, sürtünme kanunu, yerçekimi kanunu gibi… bazı kanunlar yaratmıştır. Mesela, otlar, ağaçlar… toprakta kuvve-i inbâtiyesini bulduğu, güneşle temasını devam ettirdiği ve bir de suyla buluştuğu sürece büyür, gelişir ve verimli olur. Ağaçların, bitkilerin su vesilesiyle gelişip büyümesi, meyve ve ürün vermesi de Allah’ın bir kanunudur. Aslında sulamadan hasıl olacak neticeyi yaratan Allah’tır; ama onu bir sebeb olarak halketmiştir. Biz bu sebebi bilince devrin şartlarına, ilim, teknoloji ve idrakine göre değişik sulama usulleri geliştirir ve onları tatbik ederiz. Tohumu atarken, o tohumdan beklenen neticenin en azami derecede hasıl olması için nasıl bir ekme metodu uygulamak gerekiyorsa onu arar, bulur ve uygularız. Fakat daha tohumu atarken de “Benim yapıp ettiklerim sadece bir sebebtir. Ürünü verecek Allah’tır. Bunları büyütürse O büyütür. Bire iki verirse O verir. Fakat izzet ve azametine sebebleri perde yapar.” deriz. “İzzet ve Azamet ister ki, esbab perdedâr-ı dest-i Kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl de ister ki, esbab elini çeksin tesir-i hakikîden.” mülahazasına bağlı kalırız. İşte böyle bir meseleyi dahi taabüdîliğe bağlarsak; Allaha kulluk eder ve O, bize izafî de olsa eşyaya müdahale hakkı ve imkanı verdiği ve bunu da emrettiği için sebepleri yerine getirirsek asıl kulluk şuurunu yakalamış oluruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Kulak Hırsızları&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İnsan, ibadet ü taatine, evrâd ü ezkârına, dua ve yakarışlarına başka mülahazaları karıştırdığında da bazı neticelere ulaşabilir. Mesela; cinlerle uğraşanlar, muska yazanlar bazı fevkalade şeylere ulaşabilirler. O yolda yaptıkları bazı şeylerle metafizik dünya adına bir kısım keşiflerde bulunabilirler. O neticeleri görünce akla gelebilir ki, bunlar ruha kendi gücünü kazandırıyor ve ruh hayatına yükseliyorlar; latife-i Rabbaniye yörüngeli hayat ufkuna, sır seviyesine yürüyorlar. Oysa, Hıristiyan mistikleri ve Budist rahipler de bir kısım fevkalade şeyler sergiliyorlar. Kendini tamamen kozmoza kaptırmış olan insanlar ve Brahmanistler de o türlü şeyleri elde edebiliyorlar. Biz de o yolla bazı şeylere ulaşıyorsak, öyleyse aramızdaki fark nedir?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu iki şey arasında çok önemli bir fark vardır. Kur’an da bu farka işaret eder. Vahiy bize gelirken veya melekler aralarında muhaverede bulunurken, Cenâb-ı Allah’tan duydukları bir şeyi aralarında konuşur, birbirlerine fısıldarken orada şeytanlar da istirak-ı sem’de, yani “kulak hırsızlığı”nda bulunuyorlar. Şeytan ve onun avenesi kulak hırsızlığı yaparken ve bir kısmını çalıp geri kalanını kendi asılsız sözleriyle tamamladıkları haberleri insî dostlarına hevacis (şeytanî vesveseler) olarak iletirken; melekler Allah’tan doğrudan doğruya haber alıyor, kendilerine bahşedilen meşru haklarını kullanıyor, nimet olarak verilen şifreyi işletiyor, o kapıyı açıyor ve o kapıdan marziyat-ı İlahiyeye yürüyorlar.. Bu da yine sadık elçiler vesilesiyle vahiy ya da ilham olarak sadık insanlara ulaştırılıyor. İkisine de aynı kapıdan giriliyor gibi oluyor; fakat birinde hedef Allah’ın rızası olduğundan ve Malik-i Hakikî’nin izni dairesinde gerçekleştiğinden dolayı o makbul; diğeri de mezmum kabul ediliyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte ruha kendi gücünü kazandırmaya, kalbî ve ruhî hayat seviyesine ulaşmaya, mesela seyr u sülûk-i ruhâniyle kat-ı meratib etmeye çalışan samimi bir mümin (samimi diyorum; zira ubûdiyetiyle başka neticeleri beklemeyenleri kastediyorum) ubudiyet mülahazası içinde Allah’ın rızasını hedefleyerek bu yolda yürür. Sadece O’nun hoşnutluğuna kilitlenir. O razı olduğu için de bu gayretiyle bir sır kapısını aralar. Bu konuda ona müdahale de edilmez. İstirak-ı sem’de bulunmadığından dolayı Ervâh-ı tayyibe onun önünü almaz.. üzerine şahablar yağdırmaz.. başına dert açmaz. Çünkü, o sadece içeriye girmede serbest bırakıldığı bir kapıyı açmaya çalışıyordur. Bir kapıyı, bir çantayı, bir kasayı açmada kullanılan anahtar ya da şifre gibi bir vesileyle o sır kapısını açmaya gayret ediyordur. Diğerleri ise, tıpkı şeytanların istirak-ı sem’i gibi, bankaları boşaltıp insanların paralarını soyan hırsızlara benzer; gayrimeşru bir iş yaptıklarından dolayı her an başlarına şahaplar yağabilir, yakalanıp derdest edilebilirler. Çünkü yürüdükleri yol gayrimeşrudur ve o şekilde yürüme izinleri de yoktur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte, ruha kendi gücünü kazandırma derken, Allah’ın rızasını gözetmeyenler ve kendilerine müsade edildiği yolda ve izin verildiği şekilde yürümeyenler, yolda kalır ve ruhlarından da olurlar. G. A. gibiler bu konuda acı ve ibret dolu birer örnektir. Bunlar metafizikle alakalı güçlerini ortaya koymak için ruhî tecrübelere girerler. Fakat başlangıç noktaları, yürüdükleri yol ve hedefleri Cenab-ı Allah’ın rıza ve iznine uygun olmadığından zamanla şirazeden çıkarlar. Şeytanlar onlara bir kaç tane doğru haber söyler: mesela “Bu gün Türkiye’den şunlar gelecek.” der. Sonra bir haber daha.. bir tane daha.. “Ganj Nehri’nin suyu bir metre kadar çekilecek, gidin bakın.” derler. Bakarlar ki, gerçekten nehrin suyu çekiliyor. “Bu gün orada şu kadar insan yakılıp külü savrulacak.” derler, doğru çıkar. Beş-on defa böyle yapınca bir gün de gelir derler ki, “Biliyor musun, sen müceddidsin!..” Aradan bir miktar geçer, bir-kaç tane daha doğru haber söylerler ve sonra “Sen öyle normal, sıradan bir müceddid değilsin, mehdîsin.” derler. Bir zaman sonra da “Sen Mesîh-i mev’udsun.” sözüyle onu beklenilen kurtarıcı olduğuna inandırır ve hulûl sapıklığına kadar uzanan bu çirkin yolda başaşağı getirirler.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Görüldüğü gibi onlar da aynı anahtarı, aynı şifreyi bulup kullanıyorlar. Aynı şifreli kapıyı açıp giriyorlar.. giriyorlar ama mülk sahibinin iznini almadıkları ve ancak onun müsaade ettiği şekilde davranmadıkları için bir hırsız muamelesi görüyorlar. Ve istirak-ı sem’in cezası olarak maksadın aksiyle tokat yiyor, ebedî hasarete düşüyorlar. Tarih ve günümüz, İslam’ın ubudiyet anlayışından mahrum kaldığından istidraclara aldanmış, değişik sistemlerin kurbanı olmuş ve şirazeden çıkmış binlerce insana şahitlik etmiştir, etmektedir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Beklentisizler&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, ubûdiyetin sırrını kavramış bir mümin bütün amellerini sadece Allah’ın hoşnutluğuna bağlar. Sadece Allah Teâlâ’nın rızasına giden kapıyı açmaya, koridoru kullanmaya çalışır. Cenâb-ı Hak, onun ruhuna da kendi gücünü kazandırırsa ve aynı zamanda onu kalbî hayat seviyesine çıkarırsa, bunu Rahman u Rahîm’in ayrı bir lütfu olarak görür. Böyle bir neticeyi hasıl etse de etmese de, o Yüce Yaratıcı’ya tahsîs-i nazar ederek kullukta direnir. Hatta bazı harikulâdeliklere halisane bir tavırla, ehlullahın baktığı gibi bakar; “&lt;em&gt;Değildir bu bana layık bu bende, Bana bu lûtf ile ihsan nedendir.&lt;/em&gt; Ben istenmesi gerekli olan şeylerin en büyüğünü istemiştim. Ben Sen’i istemiştim. Sen benim ol, başka hiç birşeyim olmasa da olur. Çünkü ancak Seni bulursam herşeyi bulmuş, fakirlikten kurtulmuş olurum.” mülahazasını seslendirir ve tam bir ubudiyet şuuruyla yaşar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu çetin yolda yalnızca beklentisiz olanlar takılıp yollarda kalmaz, diğerleri her zaman aldanabilirler. Beklentisiz insanın kalbi hep şu mülahazalarla atar: “Ya Rabbî, Sen bana meccanen sonsuz nimetler vermişsin. Ben herşeyi zaten peşinen almışım. Bana hayat nimetini vermişsin; insan olmakla şereflendirmişsin, İslamiyet nuruyla gönlümü aydınlatmışsın, mârifet ve muhabbet koridorunda yürüme imkanı lütuf buyurmuşşsun. Dine, vatan ve millete hizmet etme imkanları bahşetmişsin. Ben alacağımı zaten almışım. Ve bütün bu nimetlere karşı ubûdiyet gibi lezzetli, rahat ve hafif bir hizmetle mükellef kılmışsın. İşte şimdi bana düşen, Senin o ihsanlarını iyi değerlendirmek suretiyle hoşnutluğunu kazanmak. Gücümün yettiğince Sana kul olmak, sonra da Senin rahmet ve keremine iltica etmek.” İşte bu mülahazalardan dolayı hak dostları dualarında çok defa “ Ya Rabbi! Benim var olmaya, şuna buna hiç ihtiyacım yokken, Sen bana ihtiyacım olmayan şeyleri bile nimet olarak verdin. Şimdiyse hâlisâne kulluğa ihtiyacım var. Senin lütf u keremine muhtacım. Ben yoktum, ben düşünemezdim, var olmayı da, insan olmayı da hiç mülahazaya almamıştım. Bunlar benim ihtiyacım değildi. Ama Sen kereminle lütfettin. Oysa ki bundan sonra ayakta durabilmek için Sana çok muhtacım.. doğru yürümem için Sana çok muhtacım.. Cennet yolunda kalabilmem için Sana çok muhtacım; ihtiyacım olmayan şeyleri bana veren Allahım! İhtiyacım olan şeyleri de Sen’den dileniyorum..”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, Cenab-ı Hakk’ı nasıl bilmemiz lazım geliyorsa o ölçüde bilmemiz çok önemlidir. Bize baktığı gibi O’na bakmamız; bize teveccüh ettiği gibi teveccühte bulunmamız çok önemlidir. Daha ne diyeyim, bunu da yine O’nun kapısında arıyor, “Ya Rabbi! Bize Kendini tanıt, marifetini gönüllerimize duyur, muhabbetinle ruhlarımızı doyur. Kalblerimiz hiç inhiraf etmesin. Bize şeytan ve nefs-i emmârenin üstesinden gelme irade gücü ver!” diyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/author/herkul/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Herkul&lt;/a&gt; | 29/07/2002. | &lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/category/kirik-testi/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;KIRIK TESTI&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>herkul:UKPucWBRK</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/UKPucWBRK?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>Hangi Parti?…</title><published>2020-09-12T16:13:33.122Z</published><updated>2020-09-12T16:13:33.122Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/25/92/2592d7f4-c0a5-442d-92a7-f9f3fa4fd01c.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/25/92/2592d7f4-c0a5-442d-92a7-f9f3fa4fd01c.jpeg&quot;&gt;Soru: Muhterem Efendim, siyasetten uzak kalmadaki ısrarınızın sebebini lütfeder misiniz?</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/25/92/2592d7f4-c0a5-442d-92a7-f9f3fa4fd01c.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Soru: Muhterem Efendim, siyasetten uzak kalmadaki ısrarınızın sebebini lütfeder misiniz?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Cevap:&lt;/strong&gt; Aslında, siyaset bugünü yarınla, yarını da öbür günle bir arada düşünmek ve halkın hoşnutluğunu Hakk’ın rızasıyla beraber mütâlaa etmek gibi geniş perspektifli bir idare sanatıdır. Fakat, günümüzde siyaset sadece parti, propaganda, seçim ve iktidar mücadelesi şeklinde anlaşılmaktadır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Servet, şöhret, güç ve kuvvetle elde edilen hakimiyet gelip geçicidir; bâki olan, hak ve adaletin hakimiyetidir. Onun içindir ki, en büyük siyaset, hak ve adalet taraftarlığında aranmalıdır. Heyhât; dünyanın pekçok ülkesine baktığımızda, nerede adalet ve hak düşüncesiyle bütünleşen siyaset; nerede çoğu yalan ve tezvirden ibaret olan sokak şarlatanlıkları..!&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Maalesef, günümüzde insanların büyük bir bölümü, günlük politika oyunlarını, kitlelerin aldatılıp iğfal edilmesini, iktidar ve menfaat mücadelelerini ve bu uğurda bütün gayr-ı meşrûların meşrû gösterilmesini siyaset telâkki etmektedir. Bu yanlış yorum ve telakkiden dolayı, kalbî hayatım, düşünce istikametim ve Hak’la münasebetim adına her türlü siyâsî hareketten uzak kaldım ve bundan sonra da uzak kalmayı zarûri görmekteyim.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Soru: Amerika’ya gelmeden önceki birkaç sene içinde farklı siyasî anlayıştan insanlarla bir araya geldiğiniz, görüşüp konuştuğunuz medyaya yansımıştı. Bu görüşmeleri siyaset dışı olarak mı değerlendiriyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Cevap:&lt;/strong&gt; Ben düz bir vatandaşım ve bir vatandaş olarak herkesle görüşme hakkım olduğunu zannediyorum. Siyasilerle görüşmelerimde onların bazı siyasi mülahazaları olabilir. Fakat, şimdiye kadar benim hiçbir siyasi mülahazam olmadı. Zaten görüşme teklifleri hep muhataplarımdan gelmiş ve ben de bunu memleket meselelerini anlatmak için bir fırsat kabul etmiştim. Mesela; bir Terör Kanunu mevzuu olduğu zaman, hem parlamanterlerle, hem de Başbakan ile görüşmüşümdür. Milletimizi yeniden akrebin kıskacına çekme meselesi olunca, içimde ürperti hasıl olmuş, ben de endişelerimi devlet büyüklerine anlatmışımdır. Görüştüğüm her insana da “keşke en sağdakinden en soldakine kadar bütün partiler, memleket meseleleri üzerinde anlaşabilseler, milli meselelerde zıtlaşmaya gitmeseler” demişimdir ve bu şekilde fikir alışverişinde bulunmamın da çok normal olduğunu düşünüyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hükümet, adalet ve asayiş demektir. Bunların bulunmadığı bir yerde hükümetin varlığından söz edilemez. Hükümet bir değirmene benzetilecek olursa, çıkardığı un, nizam, huzur ve emniyettir. Bunları çıkarmayan bir değirmen ise, kuru bir gürültüden ibarettir ve hep hava öğütür. İşte, adalet ve asayişin yara aldığını/alabileceğini zannettiğim hususlarda milletimizin yararına olacak bazı tedbirler alınmasını tavsiye ettiğim zamanlar olmuştur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Görüşmelerde hep günlük siyasetten uzak, umumi ve kalıcı mevzuları dile getirmeye çalışmışımdır. Mesela, bir defasında şunları söylediğimi hatırlıyorum: “Bir hükümetin milletine “Benim milletim” demesinden ziyade, bir milletin başındaki hükümete “Benim hükümetim” demesi daha önemlidir ve zannımca her zaman aranan da işte budur. Aksine millet, başındaki hükümeti bünyesine musallat olmuş tırtıl silsilesi görüyorsa, o bünye ile o baş, çoktan birbirinden kopmuş demektir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Halkın kalbinde devlete saygı, hükümete hürmet, memurun şiddetiyle değil, devleti idare edenlerin tavır ve davranışlarındaki ciddiyet, iş ve hizmetlerindeki samimiyetle kazanılmaya çalışılmalıdır. Şimdiye kadar, ne zalim memurların istibdadıyla, ne de kitlelerin iğfaliyle hiç kimse hiçbir yere varamamıştır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İrfan ve asaletten mahrum, devlet işlerinden de anlamayan nasipsizler, şayet yanlışlıkla birer vazife başına getirilmişlerse, hükümetin gücünü kullanmaktan, onun iktidarını istismar etmekten, her yerde kendi çıkarlarını aramaktan ve despot birer kral gibi hüküm sürmekten geri kalmayacaklardır. Böylelerinin iktidarda olduğu bir ülkede sadece zalimlerin “hay-huy”u ve mazlumların iniltisi duyulacaktır ki, bu şeâmetli seslerin yükseldiği hemen her yerde Âd ve Semûd’un âkıbeti kaçınılmaz olagelmiştir.”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, bir hükümet, milletinin yalnız iş, hareket ve davranışlarını değil, düşünce ve anlayışını da tanzime çalışmalıdır. Böyle bir tanzimde en önemli esas ise, düşünce birliği, his birliği, tâlim ve terbiye (öğretim ve eğitim) birliğidir. Bir milleti meydana getiren fertler, ayrı kültür, ayrı düşüncelerle besleniyor, birbirleriyle zıtlaşıyor ve birbirlerine karşı farklı anlayışların kavgasını veriyorlarsa, o milletin kendi kendini yeyip bitirmesi mukadderdir. Ben milletimizin bir ferdi olarak onun böyle bir akıbete uğramaması için doğru bildiğim hususları her fırsatta söylemeye çalıştım.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Soru: Zat-ı âlinizin o görüşmelerini “pazarlık” olarak anlayanlar ve bazı partileri desteklediğinizi iddia edenler olmuştu. Herhangi bir partiyi desteklediğiniz oldu mu?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Cevap: &lt;/strong&gt;Maalesef, bugün de o türden asılsız iddialarda bulunanlar oluyor. &lt;strong&gt;Fikirleri siyasetle bulanmış ve her şeyi dünyevî çıkarlar ve siyasî maksatlarla açıklama eğilimindeki bazıları anlayamasa veya anlamamakta diretse de, Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz’in Sünnet-i Seniyyesi ve Selef-i Salihin’in safiyane içtihadlarından çıkardığım dinime ve milletime hizmet çizgimde siyasetin ve dünyevî ücretlerin en ufak bir yeri olmadığına hayatım şahittir. Adımı dünden bugüne bazı partilerle birlikte ananlar olmuşsa da, bütün bunlar, bir kasda dayanmıyorsa, mutlaka bir yanlış değerlendirme ve yanlış bilgiden kaynaklanmaktadır.&lt;/strong&gt; Hizmet felsefem gereği, her türlü iç bölünme ve anarşiye, din, medeniyet ve demokrasi gibi sahalardaki inhisarcılığa, onları memleket içinde menfî kullanmaya ve insanımız arasında bölünmelere vesile kılmaya karşı olduğum ve daima devletin, ülke bütünlüğünün ve memleket içinde istikrarın yanında bulunduğum herkesin malûmudur.&lt;br /&gt;Fakat, bir zaman Adalet Partisi’ni, bilâhare Anavatan Partisi’ni, daha sonra Doğru Yol Partisi’ni ve önceki seçimde de DSP’yi desteklediğim gibi bir vehme kapılanlar veya böyle bir vehim üretmekte kendileri açısından yarar görenler olmuştur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şu ana kadar sayın Başbakan dahil, hiç ama hiç kimseyle siyasî maksatlı görüşmem ve -kullanılması ve bir kelime olarak anılması bile rahatsızlık verici- herhangi bir pazarlığım olmamıştır, olması mümkün değildir ve ileride de olmayacaktır. Ben, şu kadar milletvekili koltuğuna değil, Kur’an-ı Kerim’de, her mü’minin arzusu olan Cennet dahil, her şeyden daha büyük ve daha değerli olduğu ilan edilen Allah’ın rızasına talibim. Şu ana kadar hiçbir partiye doğrudan veya dolaylı, yazılı veya sözlü en küçük bir destek vermediğim gibi, bu konuda ve herhangi bir parti ya da adayın seçim çalışmaları veya seçimde desteklenmesi hususunda en yakınlarıma bile herhangi bir ihsasta bulunmuş değilim.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Soru: Merhum Turgut Özal’ı ve en son da sayın Bülent Ecevit’i desteklediğiniz iddia edilmişti. Onların dindar kesimden de oy almalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Cevap: Bir insanı takdir etmek ve ona saygı duymakla onun siyasi destekçisi olmak farklı farklı şeylerdir. Merhum Turgut Bey takdir ettiğim ve saygı duyduğum bir insandı. Fakat, benim ona oy verilmesi için tavsiyelerde bulunduğum iddiası doğru değildir. Bu meseledeki sır milletimizin vefasında ve basiretinde gizlidir. Turgut Bey, hayatı boyunca yüksek gayeler arkasında koşmuş, hep ufuklu yaşamıştı. Büyük bir düşünce ve devlet adamıydı. Eğitim adına yapılagelen hayırlı faaliyetlerin de sürekli destekçisi olmuştu. Onu bu şekilde tanıyan halkımız da bir vefa duygusuyla ona destek çıkmıştı.&lt;br /&gt;Sayın Bülent Bey’e oy verilmesi hususunda da kat’iyen bir tavsiye ve teşvikte bulunmadım. Zaten, sayın Ecevit’in böyle bir talep ve beklentisi olmadı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Münasebetlerinde oy almayı hedef edinmedi. Bülent Bey dürüstlüğün sembolü oldu. Dün farklı bugün farklı konuşmadı. Solu, Türkiye gerçeklerine göre yeniden şekillendirdi; “din”iyle “ulusal değerleri”yle barışık bir sol kültür oluşturmaya çalıştı. Onun içindir ki, her dindarı mürteci görmedi. Solun, samimi dindarlarla barışık olabileceğini gösterdi. Basiretli Türk halkı da, dürüst ve tutarlı tavrının karşılığı olarak onu destekledi. O, kendisine yöneltilen bütün tenkitlere rağmen, özellikle yurtdışındaki kültür elçilerimiz olan fedakar öğretmenlere ve eğitim faliyetlerine sahip çıkarak halkın gönlüne taht kurdu. Zannediyorum, seçimlerden sonra ayrılacak olmasaydı bu halk yine onu desteklerdi.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Milletimiz samimi gayretleri hiçbir zaman karşılıksız bırakmadı. Kim vefalı ve hasbi davranmışsa halk da ona karşı aynı vefa ve samimiyetle muamelede bulundu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Soru: Efendim, son haftalarda medyada “Fethullah Gülen Cemaati falan partilere oy verecek” şeklinde haberler çıktı. Sizi sevenler oylarını hangi partiye verecek?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Cevap:&lt;/strong&gt; Evvelâ, daha öncede defaatle söylediğim gibi; “Fethullahçı” şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. “-cı”, “-cu” türü sözlerden hiç hoşlanmıyorum. “Cemaat lideri” gibi yakıştırmalardan küfür işitmiş gibi rahatsız oluyorum. Sadece müşevviki olduğum eğitim faaliyetlerine gönül vermiş insanları “cemaat” şeklinde değerlendirmenin de yanlış olacağını düşünüyorum. Sevgi, diyalog, hoşgörü, barış ve karşılıklı anlayış esaslarına dayanıp eğitim seferberliğine çıkan samimi insanların faaliyetlerini “Gönüllüler Hareketi” şeklinde ifadelendirmenin doğru olacağını zannediyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Saniyen, Fakiri tanıyan insanların, benden ferdin hür iradesiyle vereceği kararları etkileyen siyasi telkinlerde bulunacağımı ve bir başkasına “oyunu şu partiye vermelisin” demek gibi bir nezaketsizliğin içerisine gireceğimi bekleyeceklerine inanmıyorum. Başkaları parti kurabilir ya da bir partiyi destekleyebilir. Bu, o insanların kendi hizmet anlayışlarıdır. Onları da kınamaz ve yadırgamayız. Fakat, kendilerini baştan beri siyasetin dışında tutan ve farklı bir çizgide insanlığın hizmetine adanmış ruhların, değil bir partiyi desteklemeleri, dünya sultanlığı bir altın tepside sunulsa; “Yanlış anlaşılırız, sevgi kahramanlarıyla ümide kapılanlara inklisar-ı hayal yaşatırız. Demek ki bunlar da makam-mansıp sevdasına tutulmuş; meğer bunca gayret iktidar içinmiş; şimdiye kadarki sevgi ve hoşgörü mesajları yalanmış dedirtiriz.” diyerek o altın tepsiyi de yere çalmaları gerekir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Biz bütün partilere “eşit yakınlıktayız.” Daha önce de ifade ettiğim gibi, “eşit uzaklıkta” demiyorum; “eşit yakınlıkta”yız; çünkü her partinin müntesipleri, sempatizanları bizim insanımızdır. İnsanların partileri, siyasi anlayışları bizim onlarla dost olmamıza mani değildir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Herkesi kucaklayanlar, muhabbet fedailiğine soyunanlar geçici politik çıkarlar için kimseyi dışlamaz, kimseyi siyasi anlayışına ve partisine mahkum etmez. Kim ne yakıştırırsa yakıştırsın, kim hangi vehim, beklenti ve suizanlarını seslendirirse seslendirsin onların çizgisi bellidir: Onlar ne herhangi bir partiyi destekleyip diğerlerini bir kenara iter ve ne de bir şartlanmışlık ve önkabulle herhangi bir partiye karşı cephe alır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, bugüne değin sözlerimde ve yayınlanmış eserlerimde partilerüstü (bu ifadeyi bir fazilet göstergesi olarak kullanmıyorum) konumumuza gölge düşürecek herhangi bir ifade vaki değildir. Esas itibariyle memleketimizin kargaşa ve kavgalardan dolayı ağır zarara uğrayacağını düşünen bir insan olarak toplumda her meseleye diyalog, uzlaşma ve hoşgörü ortamı içinde çare aranması gereğine inanıyorum. Buna karşılık çatışmalardan medet uman ya da gündelik siyasi çıkarlarını ön planda tutan bazı çevreler, beni de siyasi çekişmelerin tarafı haline getirmek istemektedirler. Ancak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da benim herhangi bir biçimde politik tartışmalara katılmam sözkonusu dahi değildir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu vesile ile bir kez daha ifade etmeliyim ki; bütün vatandaşlarımızın kendi serbest tercihleri yönünde demokratik anayasal haklarını kullanmaları tavsiyesi dışında; herhangi bir partinin desteklenmesi ya da engellenmesi gibi bir düşünce ve davranış içinde değilim ve bundan sonra da asla olmayacağım. Ben milletimizin basiret ve firasetine güveniyor, onların partilerüstü düşüneceğini, herhangi bir partiden ziyade millet ve memleket menfaatlerini öne çıkaracaklarını ümit ediyorum. Kaynağı kim olursa olsun, bu kanaat ve beyanım dışındaki her tür iddianın gerçekten uzak bir yakıştırma, vehim ve suizan olduğunun bilinmesini istiyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/author/herkul/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Herkul&lt;/a&gt; | 29/10/2002. | &lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/category/kirik-testi/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;KIRIK TESTI&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>herkul:9RxE4kOFx</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/9RxE4kOFx?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>Müsbetin Peşinde Olma</title><published>2020-09-12T16:08:06.358Z</published><updated>2020-09-12T16:08:06.358Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/65/66/6566d121-74bc-4239-a0bc-f594e5cc2b02.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/65/66/6566d121-74bc-4239-a0bc-f594e5cc2b02.jpeg&quot;&gt;Mü’minler alabildiğine derin olmalı, yoksa hayat-ı içtimaiyenin içinde zedelenebilir, yara alabilirler; düşüncelerinde, duygularında çatlamalar ve kırılmalar olabilir. Dinî duygular açısından çok sağlam olmalıyız. Yaptığımız küçük-büyük günahlardan dolayı odamıza çekilip gözyaşı dökmüyorsak kalbimizde çok şey kaybetmişiz demektir. Hatalarımızın ezikliğini yirmi dört saat yaşamıyorsak ruhumuz mukavemetini yitirmiş demektir. Vücudun sıhhat emarelerinden bir tanesi, değişik virüsler, mikroplar karşısında hararetin yükselmesidir. Vücudun böyle bir mukavemet göstergesi yoksa onun durumu çok vahimdir. Artık onda ne bir çırpınma, ne bir helecan vardır. Bunun gibi şayet yapılan ma’siyetlere karşı bir iç tepki yoksa, şayet vicdanın ona karşı bir...</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/65/66/6566d121-74bc-4239-a0bc-f594e5cc2b02.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Mü’minler alabildiğine derin olmalı, yoksa hayat-ı içtimaiyenin içinde zedelenebilir, yara alabilirler; düşüncelerinde, duygularında çatlamalar ve kırılmalar olabilir. Dinî duygular açısından çok sağlam olmalıyız. Yaptığımız küçük-büyük günahlardan dolayı odamıza çekilip gözyaşı dökmüyorsak kalbimizde çok şey kaybetmişiz demektir. Hatalarımızın ezikliğini yirmi dört saat yaşamıyorsak ruhumuz mukavemetini yitirmiş demektir.&lt;br /&gt;Vücudun sıhhat emarelerinden bir tanesi, değişik virüsler, mikroplar karşısında hararetin yükselmesidir. Vücudun böyle bir mukavemet göstergesi yoksa onun durumu çok vahimdir. Artık onda ne bir çırpınma, ne bir helecan vardır. Bunun gibi şayet yapılan ma’siyetlere karşı bir iç tepki yoksa, şayet vicdanın ona karşı bir “hayır” demesi yoksa o ruh ölmüş manâsına gelir. Onun için bir taraftan ruhumuzu öldürmeden, olumsuzluklara karşı tepki gösterecek kadar kararlılık sergileyip, diğer taraftan da gözlerimizi çok ilerilere çevirerek devamlı terakki peşinde olmalıyız.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;İLK MÜSLÜMANLARIN AKLA HAYRET VEREN PERFORMANSLARI&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İlk müslümanların müslümanlıklarını dünyanın dört bir yanına götürmelerinde nasıl davrandıklarına dair teferruatlı bir malumat yok. Fakat bu konuda çok başarılı oldukları anlaşılıyor. Bu başarıyı kılıç zoruyla, kâhir orduların girdikleri yerlerde halka baskı yapmasıyla açıklamaya çalışmak aklın, mantığın kabul edeceği bir şey değil. O zamanlar Müslümanlığın yayıldığı yerlerde hakim dinler, mezhepler, düşünceler ve müessir kültür kalıntıları vardı. Buyurun bugün gelişmiş bir millet olmanın imkanları ile medeni insanlar olarak Hindistan’a gidin, ilk müslümanların o zamana nisbeten elli senede yaptıklarının ne kadarını yapabileceğinizi bir deneyin. Bugün Hindistan’daki mevcut müslüman nüfusu da zaten, o dönemde müslüman olanların çocukları. Sindâbâd’a müslümanlar hicret-i seniyyenin 40. senesinde girdiler ve o günden bu yana Hindistan’da müslümanlık var. Buhara, Semerkand gibi ülkelere hicret-i seniyyenin 80. senesi girmişler. Buhari’nin dedesi, kendi hocası meşhur hadisçi Müsnedî’nin dedesinin vesilesiyle müslüman olmuş. Buhari, üçüncü asrın yarısına kadar yaşadığına göre ve üçüncü asırda muazzam eserini ortaya koyacak verimliliği gösterdiğine göre diyebiliriz ki o coğrafyada bulunan insanlar çok erken dönemde müslümanlaşmışlar.. dili benimsemişler.. o dilin büyük üstadları yetişmiş.. ve Hicaz’da yaşayan hadisçilerden daha güçlü hadisçiler Asya’da ortaya çıkmış. Hatta denebilir ki, İmam Malik gibi Muvatta sahibi büyük bir alim istisna edilecek olursa, ondan sonrakiler, hatta İmam Şafii bile Asya kültürüyle yetişmiştir. Evet, İmam Şafii, Irak, İran, Bağdat civarında dolaşmış, İmam Azam Ebu Hanife’nin talebelerinden ders almıştır. Buhari, Müslim, Nesâi… bunların her birisi Asya’nın bir yerinde neş’et etmiştir. Buhara, Tirmiz birbirine yakın yerlerdir. Ebu Davud Sicistan’dan, Nesâî Nese’den… Hadisçilerden başka onca fakih yetişmiştir buralarda. İkinci asrın ortalarına doğru devâsâ hukukçular sahnede yerini almış, fıkıh metodolojisi gelişmiş ve üçüncü asra doğru dünyada eşi-emsali olmayacak şekilde bir rönesans yaşanmıştır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hâsılı, erken devirlerdeki müslümanlar oralara kılıç zoruyla, baskıyla girmiş değillerdir. Gönülleri fethetmiş, kalblere taht kurmuş, akılları durduran hayretengiz bir performans ortaya koymuşlardır. Şimdi günümüzün, daha sağlam düşünüyor gibi görünen insanına bakalım. Daha iyi imkanlara sahip desek daha yerinde olur belki. Yani günümüz insanı daha çok malzemeye, daha çok dökümana sahip; muhâbere ve muvâsala (haberleşme) şartları daha rahat; telekominikasyon imkanları çok ilerlemiş… Bu imkanlar ise Cenab-ı Hakk’ın insanların çalışmasına lütfettiği şeylerdir. Yani bunları Allah yaratıyor, ama insanları vasıta olarak kullanıyor. İnsanın dimağını, muhakemesini, iradesini O yaratmış; insana emir veriyor ve insan onları yapmaya niyet edince Allah yeni şeyler yaratıyor. Ehl-i Sünnet’in akidesi budur. Meseleyi başka tarafa çekerek bu mevzuda bir isbat yolu denemeyi düşünmüyorum. Ehl-i Sünnet’e göre siz ne yaparsanız yapın “Vallâhu halakaküm vemâ ta’melun – Sizi de davranışlarınızı da yaratan Allah’tır (c.c).” Öyleyse bize düşen Allah’ın yarattığı bu şeylerle O’nu anlatmaktır. İşte selef-i salihinin elinde bunlar yoktu. Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri İstanbul’a ulaşıncaya kadar kimbilir neler çekti. Yezid dönemiydi, herhalde oraya gelinceye kadar altı ay yol teptiler. Zaten çok yaşlıydı. Ben kendime göre O’nun yaşını şöyle tahmin ediyorum: Efendimiz Medine’ye hicret buyurdukları zaman Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri’nin çoluk-çocuğu vardı. O zamanlar otuz-küsür yaşında var idiyse ve katıldığı İstanbul seferi hicret-i seniyyenin aşağı-yukarı kırkıncı senesinde olduğuna göre, yaşı yetmiş-yetmişbeş civarındadır demek oluyor. Aynen onun gibi, Ebu Talha atın üstünde duramayacak halde iken torunları diyor ki, “Sen Allah Rasûlü hayatta iken yeterince savaştın. Bedir’de, Uhud’da bulunmuş birisin. Artık biz senin yerine cihad ederiz..” “Hayır” diye cevap veriyor, “Allah öyle bir tefrik yapmıyor ki. Allah ‘İnfirû hifâfen ve sikâlen – yaya olarak, piyade olarak, süvari olarak Allah yolunda seferberlik yapın buyuruyor.” “Sen atın üstünde duracak halde değilsin!” dediklerinde ise “Bağlayın beni atın üstüne öyle gideyim..” diyor. Ve Kıbrıs’a çıkartma yapıyorlar. Hala Sultan dediğimiz Ümmü Haram Kıbrıs seferinde gemide vefat ediyor, çıkarıp oraya gömüyorlar. Şu an Kıbrıs’ın Rum kesiminde yatıyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Görüldüğü gibi bu insanlar her türlü mehâliki göğüslüyerek buralara geliyorlar. Mesafeler o kadar uzun ki bir yere gelmek için altı ay yol tepmek lazım. Sonra orada cansiperane mücadele etmek lazım. Sonra yolunu, fırsatını bulup onlara dinî duygunu, dinî düşünceni fısıldaman lazım. Dinini arızasız temsil etmen, göstermen ve onlara tesir etmen lazım. Bütün bunlar çok zor şeyler ama onlar bu zora talib olmuşlar ve bundan hiç şikayet de etmemişler. Şikayet etmediklerini iyi bildiğimi söyleyebilirim. Siyer ve Megâzi kitaplarında, o tehlikeleri, o ifritten şeyleri göğüsleyen bu insanların, verdikleri mücadeleden iki kelimelik şikayette bulunduklarını görmedim.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî’ye bakın. Başını kaynayan suya sokuyorlar, yüzünün etleri dökülüyor, “Benim başıma bunlar geldi” diye şikayet etmiyor. Bizler hiç birimiz dinimizden dolayı bu ölçüde sıkıntı çekmedik. Çok rahatız. Bunun karşılığında, Cenab-ı Hakk’ın bunca nimetine karşı şükür sayılsın diye bize lütfettiği o teknik imkanları O’nu duyurma adına kullanmıyorsak bu apaçık nankörlük olur. Hem körlük olur, hem nankörlük olur. Nan ekmek demektir. Nankör olma, ekmeği nimet manasına alırsanız nimeti görmeme demektir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şimdi bu geniş imkanları ve olumlu şartları değerlendirerek, Allah’ın izniyle, mü’minler, nereye ulaşabilecekse oraya ulaşmaya bakmalı. Ve elinden gelen herşeyi yapıp sonuçta demeli ki: “Bizim neslimiz bu meseleyi ancak şu noktaya götürmeye müsaitti; donanımı ancak ona yetiyordu. Hele biz oraya bırakalım, arkadan gelenler de alır bir yere götürürler, daha arkadan gelenler de alır daha ileriye götürürler…”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Öyleyse herkes ömrünün, gücünün, kabiliyetinin ve imkanların el vermesi ölçüsünde yürüyebildiği kadar yürüyecek ve yükünü bıraktığı yerde arkadan gelen bir tanesi alıp gidecek. Şimdiye kadar hep öyle olmuş. Dini temsil etme ve başkalarına anlatma işini Sahabi Efendilerimiz Emeviler’e, Emeviler Abbasiler’e bırakmış; daha sonra Abbasiler sarsıntı yaşarken, daha hicret-i seniyyenin 3. asrından dördüncü asrına girerken Asya’dan gelen Türk boyları işin altına girmiş. Tuğrul Bey’in önderliğinde, 1050’lerde Bağdat’ı korumuşlar ve 1071 gibi çok erken bir tarihte Malazgirt’te İslam’ın koruyuculuğunu üzerlerine almışlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;“Tilke ümmetün kad halet, lehâ mâ kesebet”… Onlar bir mübarek topluluktu, kazandıkları şeylerle yürüdüler Allah’a. “Ve leküm mâ kesebtüm”… Siz de kazandıklarınızla, kesbinizle veya iktisabınızla; ya yanlışlarınızla, hatalarınızla ya da sevaplarınızla bir gün Allah’a yürüyeceksiniz. Vazife yapmış olarak yürüme de var, vazifeden kaçmış olarak derdest edilerek oraya celbedilme de var. Öyle bir celbedilmeden Allah’a sığınırız.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;KÜRESELLEŞME VE TEKARUB&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Günümüzde her yerde küreselleşmeden bahsediliyor.Yani biz müslümanların ifadesiyle dünya büzüşüyor, daralıyor. Efendimiz, meseleyi tekârub-u zaman, tekârub-u mekan sözleriyle ifade buyuruyor. Denebilir ki küreselleşmeyi sadece mekana bağlamak doğru değildir. Zaman, izafîliği içinde mekâna bağlıdır, onu göz önünde bulundurmak lazım. Yani küreselleşme ve globalleşme denirken zamandan hiç bahsedilmiyor. Oysa ki Efendimiz ondört asır evvel “bir tekârub-u zaman, bir tekârub-u mekan yaşanacak..” buyuruyor. Tekarub kelimesiyle, mahal zikredilerek hal murad edilir. Yani o zamanın ve o mekanın içindeki insanlar, birbirlerine çok seri ulaşma imkanını elde edecekler. Bir anda aynı yerde buluşabilecekler. Günümüzdeki tele-konferanslar bunun tezahürüdür. Bu yolla başbakan ve bakanlar ayrı ülkelerde olsa bile bir bakanlar toplantısı yapabiliyorlar. Yani bu şekilde bir zaman, mekan daralması-büzüşmesi var. Bir yerde olan bir insan adeta nuraniyet sırrıyla, dünyanın değişik yerlerindeki aynalara aksedebiliyor, her yerde görülebiliyor. Yine günümüzde aynı sisteme dahil telefonlarla hem ses hem de görüntü nakli yapılabiliyor. Böylece yakınlar arasındaki hasret daha rahat giderilebiliyor. Yakın bir gelecekte belki de televizyon ekranı ölçüsünde ekranlarla birbirimizi temaşa ederek konuşma imkanı yaygınlaşacak. Burada hal hatır sorup elinizi ekrana uzatacaksınız. Belki ekran da tamamen ortadan kalkacak. Havada elinizi uzattığınız zaman, karşı tarafa ulaşabileceksiniz, belki sadece temas ettiğiniz elin sıcaklığını duymayacaksınız.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/author/herkul/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Herkul&lt;/a&gt; | 22/07/2002. | &lt;a href=&quot;http://www.herkul.org/category/kirik-testi/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;KIRIK TESTI&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>herkul:5M2uKB29b</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/5M2uKB29b?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>Keşke Toprak Olsaydım!..</title><published>2020-09-12T16:02:33.797Z</published><updated>2020-09-12T16:02:33.797Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/0b/06/0b06ba79-8b84-4356-b125-64e3ce1442a4.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/0b/06/0b06ba79-8b84-4356-b125-64e3ce1442a4.jpeg&quot;&gt;Bedîuzzaman Hazretleri ikindi vakti için “o vakit hem güz mevsim-i hazînânesini ve ihtiyarlık hâlet-i mahzunânesini ve âhir zaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır… hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle insan bir misafir memur ve herşey geçici, bîkarar olduğunu ilân etmek zamanıdır.” der. İşte, sonbaharı, ihtiyarlığı, ölümü ve topyekün kainatın ölümü olan kıyameti hatırlatan bu vakitte biz namazdan sonra Nebe Sûresini okuruz.</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/0b/06/0b06ba79-8b84-4356-b125-64e3ce1442a4.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;Bedîuzzaman Hazretleri ikindi vakti için “o vakit hem güz mevsim-i hazînânesini ve ihtiyarlık hâlet-i mahzunânesini ve âhir zaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır… hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle insan bir misafir memur ve herşey geçici, bîkarar olduğunu ilân etmek zamanıdır.” der. İşte, sonbaharı, ihtiyarlığı, ölümü ve topyekün kainatın ölümü olan kıyameti hatırlatan bu vakitte biz namazdan sonra Nebe Sûresini okuruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu sûre, adını ikinci ayetinde geçen ve “&lt;em&gt;Mühim Haber&lt;/em&gt;” manasına gelen “E&lt;em&gt;n-Nebe’ul-Azîm&lt;/em&gt;”den almıştır. Ayette mealen, “Onlar birbirine neyi sorup duruyorlar? Hakkında ihtilafa düştükleri o “mühim haberi” mi?” denmektedir. Bu haberden maksad, ölümden sonra diriliş ve âhiret hayatıdır. İnsanların merak ettiği, sorup durduğu başları döndürecek, insanın aklını başından alacak hadise öyle müthiştir ki, iman kalbine oturmamış kimseler bu hadise neticesinde cehennem azabının dehşetini görüp tadınca şaşıracak, dengesini yitirecek ve bu azab şoku karşısında toprak olmak isteyecektir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İnsana dünyada bir şans tanınmış; o, bir turnikeye bir kere itilmiş, yayına ok konmuş ve ona “Ancak bir ok atma hakkın var; hedefe isabet ettirirsen kurtulacaksın, yoksa mahvolacaksın..” denmiştir. İşte o gün pek çokları hedefi yakalayamamışlığın ve “mahvolacaksın” kaziyesine mahkum olmuşluğun perişaniyet ve dehşeti içinde “Yâ leytenî küntü türâbâ – Ah ne olurdu, keşke toprak olsaydım!” diyecek; ayaklar altında, rüzgarla sağa-sola savrulan toz-toprak olmayı temenni edecektir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Toprak, muhteva ve zenginliğine rağmen, hep tevâzu ve mahviyetin remzi olmuştur. Kalbi iman nuruyla aydınlatabilmek ve gönlü gül bahçesine çevirmek için toprak gibi olmak gerektiği; zira topraktan başkasının gül bitiremeyeceği hep söylenegelmiştir. Bundan dolayı bazı müfessirler “keşke toprak olsaydım!..” temennisini “Keşke dünyada gurur ve kibirden uzak yaşasaydım; alçakgönüllü olup Allah’a iman ve itaat etseydim.” manasında mecâzî olarak anlamışlardır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fakat ayette geçen “toprak” kelimesini hakikî manasında kullanılmış olarak kabul edenler daha çoktur. Şöyle ki; ahirette hayvanlar, nev’ halinde toprak olacaklarından dolayı dünyada insan olmanın hakkını veremeyenler, mesuliyetinin gereğini yerine getiremeyenler de o gün hayvanlar gibi toprak olmak isteyeceklerdir. Bir hadis-i şerife göre, Yüce Allah, o gün hayvanları da huzura getirecek, birbirlerinden haklarını alıp ödeştirecek ve sonra onlara, &amp;quot;toprak olun&amp;quot; buyuracak, hepsi toprak olacaktır. İşte bunu gören kafirler de onlar gibi toprak olmayı isteyecektir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İnsanî mevhibelerle donatılmış olarak dünyaya gelen, fakat insanca tavır ve davranışları yakalayamayanlar orada tabiatlarını seslendirecekler. Zaten bir tabiat deformasyonuna maruz kaldıklarından dolayı, tekrar “keşke hayvan olsaydım” demeyecekler de, belağatta “mâ yeûlü ileyh” şeklinde ifade edilen “doğrudan neticeyi söyleme” üslûbuyla hayvan olmanın hasıl edeceği sonucu, yani toprak olmayı isteyecekler. Bu açıdan, onların bu temennisini dünya hayatı itibarıyla hayvan ya da toprak olmayı arzulama değil de, dünyadaki sû-i istimalleri sebebiyle maruz kaldıkları cezadan kurtulma ve hiç olmazsa hayvanlara tatbik edilen muameleyi isteme şeklinde anlamak gerekir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ah zavallı insanlar!.. gözleri var ama görmüyorlar.. kulakları var ama işitmiyorlar.. sinelerinde “kalb” adını verdikleri bir et parçası taşıyor ama onu işletmiyor, hissetmeleri lazım geleni hissetmiyor, duymaları gerekeni duymuyorlar. Yani, donanım olarak insana verilen her şey kendilerine verilmiş; fakat onlar, o potansiyel gücü pratiğe dökememiş, kullanamamış, inkişaf ettirememişler. Sanki insanca donanımları yok gibi. Mâ kâne (hal) itibarıyle yok, mâ yekûn (gelecek) itibarıyla da acı bir temenni var: keşke toprak olsaydım…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Maalesef, çokları bu müthiş haberi duymamış gibi yaşıyor; istikbalde onları bekleyen ve karşılaşmaları muhakkak olan o korkunç güne karşı kayıtsız ve kaygısız bir hal sergiliyorlar. Bazen hayret ediyorum; öyle büyük hadiseler silsilesine karşı böyle lâkayd kalınır mı? Bir insan -eğer ahirete inanıyorsa- kalbi durmalı, en azından biricik okunu hedefine isabet ettirememe endişesiyle ürpermeli ve kontrollü bir hayat yaşamalı değil mi?..&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Milletimizin İhyâsı&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Daha on-onbeş yaşımdayken, babam iki şeyin hayranlığını ruhuma işledi; biri Sahabe Efendilerimiz; diğeri de, Osmanlı. “Yıldırım, Yavuz…” dediği zaman babamın gözleri dolar, bakışları buğu buğu olurdu. O günden bu güne, hiç hazmedemedim bu milleti ayaklar altına düşürenleri.. hiç hazmedemedim milletimizin büzüşüp, sıkışıp küçük, muhtaç, başkalarının eline bakan bir topluluk haline gelmesini. Koskocaman, cihanlara sığmayan bir millet nasıl oldu da, böyle iki gölün arasına sıkıştı kaldı? Nasıl bu halle övünüyor insanlar?.. Küçüklüğü nasıl öyle allı-pullu gösteriyorlar? Hiç hazmedemedim…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, insanımızın dilenci durumuna düşmesi ve başkasının kapısında el açması; malî, içtimaî ve ahlakî bir buhran yaşaması sinemde girdaplar meydana getiriyor. Ama ne yapabilirim ki, çaresizlikten dolayı iki büklüm, sabretmeye çalışıyorum. Fakat diğer taraftan da, gönüllerde üzüntü girdapları meydana getiren bütün hadiselerin milleti ihya etme istikametinde bizde metafizik gerilim hasıl etmesi gerektiğine inanıyorum. Yeis, atalet, bezginlik ve sürekli şikayet değil, ümit, sa’y ve Allah’ın inayetine sarılmak lazım geldiğine inanıyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Üstad Hazretleri bir reçete veriyor: “&lt;em&gt;Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-yı dinle olur şu milletin ihyâsı.&lt;/em&gt;” diyor. Demek ki bizim dirilişimiz dine bağlılık içinde gerçekleşebilir. Diriliş destanları yazmakla değil, doğrudan doğruya halkın içinde olmak, onun nabzını tutmak, tıpkı bir çocuğu hayata taşıma, götürme, yükseltme gibi elinden tutup onun ayaklarıyla yürümek, yolun her dönemecine ait adab u erkanı öğretmek.. ve yine aktif bir sabırla büyümesini beklemekle gerçekleşebilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Daha sözlerime başlarken şu hususu hatırlatmak isterim. Nazarlarını ahirete çevirmiş, hizmet diyarı olan bu dünyadan terhisini alıp sevgililer diyarına gitmeyi bekleyen bir insan olarak bütün samimiyetimle söylüyorum ki; insanımızın dirilmesi ve milletimizin ihyası derken, bazılarının müslümanlara yakıştırdığı “dine dayalı devlet kurma arzusu”, parti ve hizipçilik gibi milleti birbirine düşüren bütün unsurlardan uzak, maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî garazlardan sıyrılmış bir duyguyu ifade etmeye çalışıyor ve bu necip milletin layık olduğu konuma yükselmesini kastediyorum.. milletçe çöküntü ve çözülmelerimizin gerçek sebep ve sâikleri sayılan ihtiras, tembellik, şöhret arzusu, makam sevgisi, bencillik ve dünyaperestlik gibi his ve duyguları atıp, manevi hayatın özü ve hakikati olan istiğna, cesaret, mahviyet, diğergamlık, rûhânîlik, rabbânilik ruhu ve hak duygusuyla bir kere daha fert fert fazilet abideleri haline gelmemizi kastediyorum..&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İfade etmek istiyorum ki, millet hayatına dair yaptığımız planlar, ne kadar yararlı da olsa, bu uğurda millî ruh katiyen fedâ edilmemeli; aksine, millet modernize edildikçe o daha da hassasiyetle korunmalıdır.. tâ beşikten başlayarak; anneler, yavrularına, millî rûhu terennüm eden ninniler söylemeli; nineler masallarını ve masal kahramanlarını şanlı geçmişimizin destanlarında aramalı; irfan yuvalarımız her vesileyle, şu muhteşem fakat tâlihsiz, şevketli fakat gadre uğramış milletimizin alabildiğine parlak ve fevvâreler gibi bulutlar arasında kendine yer aradığı dönemleri en heyecanlandırıcı üslûplarla dile getirmeli; edebiyatımız millî ruh ve millî düşünceyi işlemeli.. vaizler kürsülerde, hatipler minberlerde, konferansçılar geniş halk kitleleri karşısında bu millet gibi düşünmeli, bu millet gibi heyecanlanmalı, bu millet gibi konuşmalı, bu millet gibi sevinmeli ve bu millet gibi tasalanmalıdırlar.. tasalanmalıdırlar ki, bir zamanlar tabiî bilimlerden dinî ilimlere, tasavvuftan mantığa, şehircilikten estetiğe hemen her sahada varlığı didik didik eden dehâlarla; fıkıh ve hukuk üstatlarıyla; hayatlarını vicdan endeksli yaşamış, insânî normları aşan istidatlarla; muhakeme ve fetânet kahramanlarıyla ve sanat dâhileriyle her zaman çağının çok çok önünde yürümüş bu dünya, geçici bir aradan sonra yeniden bütün aydınlık ruh ve dimağlarını harekete geçirerek, bir ikinci veya üçüncü Rönesansı gerçekleştirsin.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte millet olarak bu manada bir diriliş için gayret göstermek, dinimizin bize yüklediği bir sorumluluk ve vazifedir.. “Emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker – iyiliği emretmek, kötülükten menetmek” sözleriyle ifade ettiğimiz bir vazifedir. Lügat itibarıyle, “herkesçe bilinen, meşhur” manasına gelen maruf kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği, uygun bulduğu ve akl-ı selimin de hoş ve güzel gördüğü şey demektir. Reddedilen ve kabul görmeyen, nahoş, sevimsiz, çirkin, insan tabiatına yabancı, tabiattaki dengeye muhalif ve teşriî emirler içerisinde kendisine açık kapı bulunmayan şeylere de “münker” denir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;“Emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker” vazifesi varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Zira, Peygember Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri’dir. O’nun gönderiliş gayesi ise tebliğdir. Tebliğin özü de, “emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker”dir. Demek ki, bir manada varlık, bu iş için yaratılmıştır. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bu iş, işlerin en önemlisidir ve her&lt;br /&gt;Müslüman’ın yapması gerekli olan bir vazifedir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu büyük vazife pek çok ayet ve hadisle te’yid edilmiştir. Mesela; “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmran, 3/104) “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder kötülükten men edersiniz ve Allah’a imanınız tamdır.” (Âl-i İmran, 3/110) ayetleriyle, “Ya marufu emredip münkerden nehyedersiniz ya da Allah sizin başınıza en şerlilerinizi musallat eder; sonra da ne büyüklerinize saygı gösterilir, ne de küçüklerinize merhamet edilir. O zaman en hayırlılarınız dua eder de kabul edilmez; istiğfar edersiniz, mağfiret olunmazsınız; yardım istersiniz de yardım gelmez.” ve “Ademoğlunun bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir; ancak marufu emir, münkeri nehiy ve Allah’ı zikir müstesna..” hadisleri bunlardan sadece birkaçıdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ayrıca, Kur’an-ı Kerim’in her ayeti vecizdir; fakat, İbni Mesud Hazretleri’nin “Hayrı ve şerri bundan daha câmî (bir arada zikreden) bir ayet yoktur.” diyerek işaret ettiği, Nahl Sûresi’nin 90. ayeti, maruf ve münkeri hülasa eden, tek başına mücelletlere sığmayacak bir muhtevayı haizdir. Bu ayet-i kerimenin meali şöyledir: “Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı, muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder; hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu ayet-i kerimede, umum maslahatları hasıl edecek üç emir sayıldıktan sonra, negatif planda esas alınan şeylerden ilk olarak fuhşiyat zikredilmiş. İhtimal, hem ferdî planda hem de toplum planında bütün münkeratın başlangıcını fuhşiyat teşkil ettiği için ona öncelik verilmiş.. insanın hayvani yanlarının öne çıkmasını, basın-yayın yoluyla, roman, hikaye ve şiir vasıtasıyla ortaya konan her türlü müstehcenliği ve bohemce hayatı da ihtiva eden fuhşiyattan sonra marufun karşılığı olan “münker”; yani, İslam’ın ve selim aklın gayri meşrû, kötü saydığı şeyler yasaklanmış.. üçüncü olarak da “bağy”; yani, insanın kendine zulmetmesinden, ana-babasına isyanına, devlete başkaldırıp toplum huzurunu bozmadan, Allah’ı inkara kadar geniş bir taalluk sahası olan azgınlık ve taşkınlık nehyedilmiş.. ve böylece, dini hayatın ancak bu şekilde gerçekleşeceği; bir millet dirilecekse ancak bu esaslarla dirileceği anlatılmıştır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir başka ayet-i kerimede &amp;quot;Ey iman edenler, Peygamber sizi, din ve dünyanız itibarıyla dirileceğiniz şeylere dâvet ettiğinde, Allah ve Rasûlü’nün bu çağrısına icâbet ediniz!&amp;quot; (Enfâl, 8/24) buyrulmaktadır. Beşerin gerçek hayata ulaşması, hayatı bütünüyle duyup tatması için Allah ve Rasulü’nden gelen çağrıya hemen uyulması emredilmiştir. Bu emir öyle hassas ve önemlidir ki; bir gün, sahabe efendilerimizden Said b. Muallâ namaz kılıyorken Allah Rasulü (sallallahu aleyhi vesellem) onu çağırır. O da namazda olduğu için bu çağrıya icabet etmez. Rasul-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) “Seni çağırdım, niye koşup gelmedin?” buyurunca sahabi efendimiz “Ya Rasulallah, namaz kılıyordum.” der. Peygamber Efendimiz “Sen Cenâb-ı Allah’ın ‘İstecîbû lillâhi ve li’r-Rasûli izâ daâküm – Sizi çağırdığında Allah ve Rasûlü’nün bu çağrısına hemen icâbet ediniz.’ emrini duymadın mı? Çağrıldığında namazı dahi kesip peygambere icabet etmelisin.” der. İşte, marufa sahip çıkmak ve nehye karşı cephe almak da peygamber çağrısına icabetin ifadesidir ve hem fert, hem de cemiyet planında çok önemli bir mesele, farzlar ötesi bir farzdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Az önce de hatırlattığım ayette Allah (celle celâlühu), “&lt;strong&gt;Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız.&lt;/strong&gt;” (Âl-i İmran, 3/110) buyurmakta ve hayırlı bir toplum olmanın yolunu göstermektedir. Ayette “&lt;strong&gt;Küntüm hayra ümmetin – Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz.&lt;/strong&gt;” denmiş ve bir sonraki cümle mukadder suale cevap veren bir isti’nafî (başlı başına) cümle olarak söylenmiştir. İki cümle arasında tam bir münasebet (irtibat-ı kâmile) olduğu için cümleler arasına atıf edatı (bağlaç) konulmamış ve hemen ayetin “&lt;strong&gt;iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız.&lt;/strong&gt;” kısmı getirilmiştir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu ayette kullanılan fiiller de süreklilik ve geniş zamana delalet eden bir kiple ifade edilmiştir. Yani, siz hem bugün, hem de yarın kendinizi marufu emretme ve münkerden nehyetmeye adamışsınız; onun için hayırlısınız, denilmiş ve bu şekilde hayırlı olmanın yolu da gösterilmiştir. İlmî keşifler, icadlar, sosyal ya da ekonomik sahadaki buluşlar.. bunlar çok önemli olabilir. Fakat hiçbir şey bu vazife kadar önemli değildir. Eğer onlar da bunun kadar önemli olsaydı, Allah (celle celâlühu) ilim ve teknolojiyle alakalı bazı peygamberler görderir; “teknoloji peygamberi, rönesans peygamberi, ilim peygamberi” filan derdi. Oysa ki, peygamberlerin vazife-i asliyesi, emr-i bi’l-ma’ruf, nehyi ani’l-münker olmuş; onlar, insanları tabiatlarında mündemiç bulunan duyguların tesirinden kurtarıp, ilahi tesir alanına yükseltmeye ve kalblerle Allah arasındaki cismaniyete ait, cismaniyetten kaynaklanan mania ve engelleri berteraf ederek Allah ile insan buluşmasını sağlama gibi mukaddes bir gayeyi gerçekleştirmeye çalışmışlardır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Şimdi gelin tekrar kendimize dönelim. Evet, hicran duyma, içimizde burukluklar yaşama, milletimizin şu anki muhtaç ve düşkün halini hazmedememe.. bütün bu mülahazalar bizi, milletimizi doğrultup, onun ruhunun heykelini yeniden dikerek, onu tekrar özüne döndürmek için azim ve gayrete sevkediyorsa kıymetlidir. Kur’an’ın, emredilmesi gereken “maruf” ve kaçınılması icab eden “münker” olarak anlattığı hususlara riayet etmek suretiyle evvela asıl profili ikame etmek, milletimizin ruh heykelini dikmek ve sonra da bu mukaddes vazife ne kadar zaman, ne kadar cehd ve ne kadar gayret istiyorsa onu ortaya koymak gereklidir. İçimizdeki hüzün girdabı bizi bu uğurda müçtehidâne ve müceddidâne bir gayretle, hatta bazen peygamberâne bir azimle milletimize hizmete sürüklüyorsa o hüznün bir kıymeti vardır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir milletin ruhunun heykeli ikame edilirken dikkat edilmesi gereken en önemli husus, o milletin özü, tabiatı ve millî karakterinin gözetilmesi ve korunmasıdır. O diğer bütün milletlerden farklı olabilir; fakat bu farklılığı, onun herkesle uyum içinde olmasına mani değildir. Bir ferdin herkesle iyi geçinmesi, onun kendi olarak kaldığı zaman bir kıymet ifade eder. Eğer o, kendine ait değerler açısından asimile olmuş, başkalarına karışıp tamamen onlara benzemişse, o zaman o şahsın iyiliği ve kötülüğünden, hoşgörü ve başkasını kabulünden bahsedilemez. Neyi hoş görecek, neyi olduğu gibi kabul edecek ki? O zaten diğerlerine iltihak etmiş, erimiştir onlar arasında. İnsan ancak kendisi olarak kalır, kendine ait hususiyetlerin hiç birinden taviz vermez ve fakat, herkese de sadrını-sinesini açabildiği kadar açarsa, yeryüzünde diyaloğa geçemeyeceği hiç bir fert kalmayacak kadar insanlığa açık yaşarsa, işte o zaman hoşgörüden ve başkasını kendi konumunda kabulden bahsedilebilir. Fert için geçerli olan bu husus millet için de geçerlidir. İşte gerçek ihya da budur. Ve Üstad, onu bir cümleyle ifade etmiştir: “&lt;strong&gt;Milletin ihyası ancak dinin ihyası ile olur.&lt;/strong&gt;”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, biz bütün himmet ve gayretimizi, negatif şeylerden rahatsızlık duyup ona-buna kızma, insanlara kin besleme ve bağırıp çağırma; böylece azmimizi ve dolayısıyla kendimizi tüketme istikametinde değil, problemleri tüketme yönünde kullanmalıyız. Biz, bir taraftan rahatsızlık duyduğumuz negatif şeylerden, bir taraftan da ümit emarelerini aldığımız bütün pozitif mülahazalardan beslenerek, iki kanaldan azmimize su taşıyarak bütün güç ve gayretimizi toparlayıp peygamberâne bir kararlılık içinde milleti ihyaya sarfetmeliyiz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir hesabı olmalı milletimizin her ferdinin. Ülkesini ve milletini seven her şahıs “Ben şu kadar yatırım yaparsam, ortaya şu kadar enerji koyarsam, içinde bulunduğum çağda cereyan eden hadiselerin rüzgarını şu kadar arkama alırsam, hızımı şu kadar artırırsam, bu yolu şu kadar bir zamanda katedebilirim..” demeli ve bulunduğu konumda millî kalkınmanın bir yanını teşkil etmeli.. Mesela; bir öğretmen, bir öğrenciyi yetiştirmek, yani potansiyel insanı realite planında insanlığa yükseltmek için ne kadar zamana ihtiyaç varsa onu düşünmeli.. sadece öğretim açısından düşünecek olursanız: ilk ve ortaokul, lise, üniversite ve günümüzde önemli görülen bir master, doktora eğitimi.. öğretmen bütün bu süreci düşünmeli ve bir hayat boyu talebesinin önüne çıkacak hadiseleri daha en baştan hesap ederek onu hazırlamalı.. böylece milletinin istikbale yürümesinde onun da katkısı olmalı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu meselede çok önemli bir husus da şudur: Milletimizin ihyası, diğer cankeş milletlerin de o halden sıyrılıp hayata yürümesi demektir. Türk milletinin dirilişi, geleceğin dünyasının yeniden şekillenmesi adına çok önemlidir. Hep arzettiğim bir hususa bağlayarak ifade edeyim müsaadenizle; Türk milletinin şuuraltı kredisi çok zengindir. Bu millet, dokuz asır İslam dünyasının hâmîsi olma gibi bir misyon eda etmiş ve bütün milletlerin şuuraltında öyle yer almıştır. Bazıları bunu kıskançlıktan ve hazımsızlıktan dolayı red ve inkar ediyor olabilir. Bazıları “Niye onlar, biz değiliz” diyebilirler. Sahabe-i Kiram Efendilerimiz Arap milleti olarak çok hızlı semere vermişler. Fakat bildiğiniz gibi o ihtişamlı dönemin hepsi otuz senedir. Emevi-Abbasi dönemini işin içine kattığınız zaman bu sürenin tamamı üç asır olur. Ondan sonra da Türkler devreye giriyor. Bize şeref olarak Efendimiz ve O’nun mesajına mazhar olmamız da yeter. Fakat içinden çıktığı millet olarak Araplar, “Biz dünyalara değer bir kıymete malik, şerefli bir milletiz.” deseler; bu söz doğrudur. İnsanlığın İftihar Tablosu onların içinden çıkmıştır. Fakat bu millet de diyebilir ki, “Evet o bizim Peygamberimiz, canlarımız O’na feda olsun, fakat Cenab-ı Hak bize de öyle mükemmel bir millet kökü vermiş ki, o tam dokuz asır Efendisinin bayrağını en yüksek burçlarda dalgalandırmış, İslam dünyasının hâmîsi olmuş.. sağdan-soldan, alttan-üstetten, Çin’den-Maçin’den, Hind’den-Yemen’den gelen saldırılara karşı dini siyanet etmiş.” İşte bu, bu gün olmuyorsa bile, gerçekleştiği dönemler itibarıyle şuuraltlarına inmiş, o milletlerin şuuraltı beslenme dönemlerinde zihinlerine adeta kazınmıştır ve zaten insaflı olanlar da bunu kabul ediyorlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, bir gün bu millet silkinir, son metamorfozunu yaşar, kendisi ve özü neyse ona göre şekillenir ve ona göre inkişaf ederse, göklerde uçmak hakkıysa şayet.. bir tırtıl gibi ağaçların kabukları üzerinde gezme yerine kelebek olup uçarsa.. işte o zaman, başkasına benzemede ve münkerde onu taklit eden diğer milletler, iyilikte ve marufta da taklit edecek, bu milletin arkasına düşecektir. Dolayısıyla bu milletin dirilmesi, sadece bir milletin değil, aynı zamanda İslam dünyasının dirilmesi ve sonra bütün dünyanın dengelenmesi olacaktır. Zira, şu anda problem bir tane değildir. Bu millet bugün hem kendi yetimliğinin hüznünü, hem İslam dünyasının birbirine düşman olmasının ve dağınıklığının hasıl ettiği yetimlik hicranını ve hem de dünyada dengelerin bozuk olması yetimliğinin hasretini yaşamaktadır. Bütün bu yetimliklerin hepsinden birden sıyrılmayınca bu millet yetim kalmaya mahkumdur. Dolayısıyla bu milletin dirilmesi çok önemlidir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bazıları “Niçin meseleyi bu millete bağlıyorsun, bu ırkçılık değil mi?” diye itiraz edebilir. Oysa Anadolu öyle bir ırka irca edilecek bir milletten mürekkep değildir. Anadolu insanının kimi Laz, kimi Gürcü, kimi Kürt’tür. Bazıları Asya’dan gelmiş, bazıları Mezopotamya’dan, bazıları da Balkanlardan… ve bu farklı yerlerden gelen insanlar günümüzde aranılan millet evsafını haiz bir mozaik meydana getirmiş. Bugün Türkiye birbirine kenetlenmiş insanların meydana getirdiği şanlı bir millete beşiklik etmektedir. Ve ben milletimiz derken ırkçılık mülahazalarından bütün bütün uzak kalarak, Anadolu insanının tamamını kastediyorum.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Cenâb-ı Allah milletimizin her ferdinin katkıda bulunacağı böyle bir dirilişe bizleri muvaffak kılsın. Bu iş, bir takım işidir. Her fert kendi şahsı itibarıyla başarılı olamayabilir, düşüp dökülebilir. Fakat biz “Yâ Rabbi! Bizimkini imece usulü kabul buyur.” deriz. İçimizden biri cesurdur; diğeri zekidir, aklını iyi kullanıyordur, bir başkasında adanmışlık ruhu aşkındır; öbürünün görüntü ve temsili iyidir… Bir araya gelir, elele verir, nefislerimizi katıp karıştırırız. Nasıl ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bazen az bir yiyeceği topluyor, mübarek ellerini onun üzerinde gezdiriyor ve o azıcık yiyecek yüzleri-binleri doyuracak bir keyfiyet alıyordu. Birkaç insana ancak yetebilecek kadarlık bir yemekle binlerce insan doyuyordu. Biz de elimizde neyimiz varsa onu samimiyetle ortaya koyar, milletçe elele verir ve ellerin en güzelinin bizim üzerimizde de gezmesini bekleriz. Cenâb-ı Hak da murad buyurursa bizim o beraberliğimize bir kutbiyet, bir gavsiyet ihsan eder. Dolayısıyla, bizim dirilişimiz bir takım çalışmasına vâbestedir.&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>herkul:9_MbPa--X</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/9_MbPa--X?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>Tebliğ</title><published>2020-09-12T15:55:39.810Z</published><updated>2020-09-12T15:55:39.810Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/c0/45/c04539a5-c43f-4da7-9a73-1ea5ced7ce41.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c0/45/c04539a5-c43f-4da7-9a73-1ea5ced7ce41.jpeg&quot;&gt;Soru : Melekler nasıl tesbihle yaşarsa, Peygamber Efendilerimiz de tebliğle yaşamıştır.” sözünü nasıl anlamalıyız?</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/c0/45/c04539a5-c43f-4da7-9a73-1ea5ced7ce41.jpeg&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Soru : Melekler nasıl tesbihle yaşarsa, Peygamber Efendilerimiz de tebliğle yaşamıştır.” sözünü nasıl anlamalıyız?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Cevap: Melâike-i kirâm, Allah’ın nurdan yarattığı, dolayısıyla nuranîliğe ve nuranîliğin açık olduğu şeylere açık, güzel şeylerden istifade etmek ve güzel şeylerle iştigal etmek üzere programlanmış nuranî ve latif varlıklardır. Revâih-i tayyibe (güzel kokular) ve kelimât-ı tayyibe (güzel sözler) gibi, selim fıtratın hoşuna gidecek koku, söz ve davranışlar onların da hoşlandığı şeylerdir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;“İleyhi yes’adü’l-kelimü’t-tayyibü – Güzel ve temiz sözler O’na yükselir.” ilâhî beyanında buyrulduğu gibi “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahu Ekber”, “Lâ havle ve Lâ kuvvete illâ billâh” gibi mübarek sözler O’na yükselir ve ulaşır. Zannediyorum “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasulullah” zikr-i celîli bütün bu güzel sözlerin başında gelir. Sonra da biri binlere bedel “Sübhanallahi ve bi hamdihi Sübhanallahi’l-Azim” zikrini hatırlamak gerekir ki, Cenab-ı Hakk’ı tesbih mahiyetinde ifade edilen bu söz, Mesnevî-i Nuriye’de de işaret edildiği gibi celâlî, cemâlî, vâhidî ve ehadî tecellileri bünyesinde toplar.&lt;br /&gt;İşte bütün bu tesbih, ta’zim, tahmid, tekbir ve zikirler bir yönüyle meleklerin gıdasıdır. Bu kerim şeyler melâike-i kirâmın sürekli aradıkları, baktıkları, bulmak istedikleri ve onlara yakın bulunmaya çalıştıkları hususlardır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fakat melâike-i kirâmın özel bir yanları daha vardır. Öyle anlaşılıyor ki, onların vazife ve sorumlulukları içinde en önemli mesele “tesbih”tir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti Adem’in onlara hususî bir meselede rüçhaniyeti (üstün olması) karşısında “Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel Alîmu’l-Hakîm – Sübhansın Yâ Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Herşeyi hakkıyla bilen, herşeyi hikmetle yapan Sensin” demişlerdir. Bu söz bir hamd veya tekbir değil, tesbihtir. Böyle bir noktada hususiyle tesbihi seçmeleri bize, onların nezâhet-i fıtriyelerine, esas mahiyet ve tabiatlarına, varlığa ait bir kısım levsiyâtın hiç bulaşmadığını gösterir. Ayette hem bu durumun ifadesini görürüz, hem de Cenâb-ı Hakk’ın onların bu nezahetlerini göstermeye matuf suali ve meleklerin bu suale verdikleri cevapla onların yine temiz çıkmalarına ve aklanmalarına şahit oluruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Öyleyse melâike-i kirâmın nezahetini ifadede tesbih çok önemlidir. İnsanlar tabiatlarının gereği bazen esbabı işin içine karıştırabilir. Açık-kapalı, küllî-cüz’î naturalizme girebilir. “Varlık” der “kozmoz” der; aklî oyunlar ve aklın hokkabazlıklarıyla rasyonalizmi işin içine sokabilir. Fakat meleklerin mahiyetinde öyle bir nezahet vardır ki, Zat-ı Ulûhiyet nasıl mukaddes, münezzeh, müsebbeh (tesbih edilen) ise, onlar da bunu ifade etmek için özel mahiyette donanımlı, bu işin memuru varlıklardır. İradeleri yüzde doksan dokuz hep hayır istikametinde işler. Kendilerine de bir irade verilmesi açısından iradenin hakkı diyebileceğimiz, yüzde bir oranında, meyelanlarını, meyelanlarındaki tasarruflarını kullanma hakkı varsa da bu çok yanıltıcı değildir. Beşeri kendi tabiatıyla baş başa bıraktığınız zaman temayülleri nasıl tabiatının etrafında döner durur, melâike-i kirâm da herhangi bir emirle mükellef olmasalar, yaratılış ve donanımları itibarıyla tabiatlarına terkedilseler, nezahet etrafında pervaz ederler, hep nezahete koşarlar. Bu hususlar göz önünde tutulduğunda, melâike-i kirâmın tesbihten gıda aldıkları söylenebilir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Enbiyâ-i izâm’a gelince, onların asıl vazifeleri tebliğdir. Bunu da yine meleklerde olduğu gibi mahiyet ve donanıma irca etmek mümkündür. Melâike-i kirâm, iradelerinin hakkını verme alanı diyebileceğimiz o yüzde bir nisbetindeki iradelerini, Cenâb-ı Hakk’ın îkaz, irşad ve tenbihleriyle yanlışlık istikametinde kullanmazlar. Onlar hakkında “Lâ ya’sûnallâhe mâ emerahüm ve yef’alûne mâ yü’merûn” buyrulmaktadır; yani “Onlar Allah’ın emirlerinde O’na isyan etmezler ve ancak emrolundukları şeyleri yaparlar.” Enbiyâ-i izâm ise insan olmaları yönüyle ve taşıdıkları tabiatları itibarıyla melâike-i kirâm kadar fenalıklara kapalı görünmemektedirler. Fakat Allah (c.c) onları hem mâsum hem de masûn kılmıştır. Vazife ve misyonları masûniyetin yanında mâsumiyeti, mâsumiyetin yanında da masûniyeti gerektirir. İşte onların melâike-i kirâma benzeyen böyle bir yanları vardır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fakat Enbiyâ-i izam’ı en büyük yapan şey, çok büyük bir imtihan olan tebliğ ve bu tebliği kendi iradelerinin hakkını vererek kavramaları, anlamaları ve değerlendirmeleridir. Bu, kendi hayatiyetleri için de çok önemlidir. Yani, o vazifeyi yapmasalar yaşayamazlar; çünkü, Peygamberlik adına kondukları yerde durmamış, konumlarının hakkını vermemiş olurlar. Bundan dolayı ayet-i kerîmede “Yâ Eyyühe’r-Rasûlü belliğ mâ ünzile ileyke min Rabbik, fein lem tef’al fe mâ bellağte risaletek – Ey Resul, Rabbinden Sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, risalet vazifeni yerine getirmemiş olursun.” buyrulmaktadır. Bu ayette peygamberler için zımnî, olabilecek en yumuşak bir itab üslûbu vardır. Bunu kendi zaviyemizden ele alacak olursak diyebiliriz ki, bu misyon eda edilmediği zaman çok derin bir çukura düşmek ihtimali vardır. Yani peygamberken, âlâ-i illiyyîn-i kemâlâttayken, velinin kavs-i uruclarıyla ulaşabileceği noktayı mebde’ yapmışken, başkalarının ulaştığı son noktada işe başlamış bir insanken öyle bir yere düşersiniz ki, o yer düz insan yeri bile değildir. Düz zemine değil kovulmuş insan yerine düşersiniz. Bu talihsizliği yaşayan, yani o dergâhtan kovulan ve ilelebed matrud olan varlık da vardır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, tebliğ vazifesi Peygamberlerin hayatiyetleriyle alakalıdır. Bir Peygamberin hayatiyeti, vazifesini yapma hayatiyetidir. Onlar, kendilerine verilen soluklarla ne kadar vazife eda edebileceklerse onun hesabını yapar; soluklarını bir takvime bağlayarak kullanırlar. Vazifeleri adına yapacak bir şey kalmayınca da derler ki, “Artık bu solukları alıp vermemin bir anlamı yoktur.” İsterseniz bunu da “Allahümme e’r-Refika’l-â’lâ” mülâhazasına bağlayabilirsiniz. Çünkü, dünya ufku itibarıyla Peygamber Efendimizin yükseleceği yer kalmamıştır; dünya hayatı açısından, kendi kemalâtının arşına ulaşmıştır. Öyleyse, O terakkisine ancak öbür alemde devam edecektir. Yani, öyle bir inkişafa ancak kudret ve meşîetin cereyan ettiği öbür alem müsaittir. Hikmet ve esbab gibi belli perdelerin olduğu bu alem, artık Hakîkat-ı Ahmediye’nin (aleyhissalatu vesselam) terakkisine müsait değildir. O, bir insanın yükselebileceği kubbeye yükselmiş, hatta kubbenin bazı yerlerini de çatlatmıştır. İşte O’nun yükselmesi “kâb-ı kavseyn”, kubbeyi çatlatması da “ev ednâ” sırrını gösterir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, Enbiyâ-i izâm kendilerine verilmiş olan sayılı solukları hiç boşa kullanmamaya çalışırlar. Bu şuur, vazifeleri gereği böyledir. Peygamber olarak canlı kalmaları ve hayatiyetlerini devam ettirmeleri adına bu gereklidir. Onlar asla emekli olmazlar. Allah nezdinde en önemli bir vazifeyi yapacak, hem de o vazifeyi dolu dolu yapacak, sonra da emekli etmiş gibi siz onu geriye çekeceksiniz!.. Bu hal O’nun kendi kıymetine göre bir hayat seviyesi değildir.. ayakları üzerinde yürüyorken sürünme demektir, uçuyorken yerde emekleme demektir. Dolayısıyla yaşama demek değildir. Öyleyse peygamberin peygamberce yaşaması da aslında tebliğ vazifesine bağlıdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Diğer taraftan, tebliğ vazifesi, peygamberlik misyonu olarak eda edilmesinin yanında insanların dirilmesi açısından ele alındığında daha fazla önem arzeder. Herkes üstünden bir mesajı alıp kendi seviyesinde ve dûnundaki insanlara ulaştırabilir; böylelikle vazifesini yapmış ve o sorumluluğun gereğini yerine getirmiş olabilir. Fakat aynı zamanda tebliğin kendi esprisi içinde, inandırıcı olarak, ısrarla, hiç bir beklentiye girmeden, “Ve mâ es’elüküm aleyhi min ecr, in ecriye illâ alallâh – Sizden hiçbir istek ve beklentim yoktur; mükafatımı sadece Allah’tan beklerim, O’ndan istediğim de benden hoşnut olmasıdır.” denilerek yapılması, başkalarının dirilmesi adına çok önemlidir. Yani, herşeyden önce mübelliğin kendisi diri olacaktır o tebliğ vazifesini yapmakla. Sonra da, bu vazifenin çok önemli bir buudunu başkalarını diriltme teşkil edecektir. İnsanların içinde bulunacak, peygamberâne bir hayat yaşayacak ve böylece hiç kimse ona “gözünün üstünde kaşın var” demeyecek. O’nun haline bakan herkes, şeytanî mantığı, şeytanî aklı itiraz etse bile, melekî vicdanıyla diyecek ki, “Ben böyle diyor, böyle düşünüyorum ama, âlem de biliyor ki ben doğru değilim.”&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir ayet-i kerime’de mealen “Ey Rasulüm, onların söylediklerinin Seni üzeceğini elbette biliyoruz. Doğrusu onlar Seni yalancı saymıyorlar. Fakat o zalimler bile bile Allah’ın ayetlerini inkar ediyorlar.” buyruluyor. Yani, o zalimler esasen Seni tekzib etmiyorlar. Çünkü Senin tavırlarında yadırganacak, “Bu doğru değildir” denebilecek hiç bir şey yoktur. Demek ki, o insanlar da elli defa test etmişler ve Peygamber Efendimiz bu denenmelerden daima doğru, sadık ve emin çıkmış. Fakat onlar yine de Allah’ın ayetlerini inkar etmişler ve daha büyük bir cinayet işlemişler. O’nu Allah’ın elçisi olarak değerlendirmemişler de, “Ebû Talib’in Yetimi” olarak görmüşler. Bundan dolayı da “Sen …”, “Sen …”, “Sen …” demişler. Ben onların çirkin sözlerini söyleyemeyeceğim, çünkü O’na karşı bağlılık ve sadâkatım müsait değil onları ifade etmeye.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) doğruluğu bilinen, güvenilirliği kabul edilen bir insandı. Tebliğ vazifesini eksiksiz yapıyordu. Bununla beraber, O’nun tebliğden daha önemli bir yanı -başka bir yerde de denildiği gibi- hatta tebliğin bir kaç kadem önünde bir yanı vardı, o da temsildi. Temsil, O’nun hayat-ı dünyeviyesi ve hayat-ı uhreviyesi adına işleyen ve daima gelişip inkişaf eden, O’nun hasenât hanesine sürekli bereket akıtan bir husustur. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), tebliği ile mutlaka ümmetinin dualarından istifade ediyordur. Fakat ellerinden tutup insanları doğru yola götürmede rehber olmasından dolayı, “essebebü ke’l-fâil” sırrınca herkesin yaptığı işten O’nun defter-i hasenatına da bir şeyler akmaktadır ve bu yönüyle de Efendimizin temsili tebliğinin önünde gelir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fahr-i Kainât Efendimiz bir peygamber ve peygamberlerin en büyüğü olduğu halde, ahvâl-i dünyeviye veya peygamberlik vazifesi itibarıyla maruz kaldığı şeyler karşısında, kendinden evvel gelen seleflerini okumaya çağrılmıştır. Çünkü, bizzat peygamberlik mefhumu örnek olmaya şayeste planlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Adem’i oku, Nuh’u oku, Hûd’u oku…” şeklindeki ifadelerle Hazreti Nuh, Hûd, Salih, Şuayb ve Lût (aleyhimusselam) efendilerimiz ve bazı yerlerde de Hazreti İbrahim ve Hazreti Musa (aleyhimüsselam) hatırlatılarak yedi tane çok önemli örnekten bahsedilmektedir. Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Musa, Hazreti İbrahim ve Hazreti Lut gibi peygamberlerin hayat serencâmeleri vesilesiyle onların şahıslarında temsil edilen peygamberliği bir kere daha okuması emredilmiştir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu emirle şahıslar değil, peygamberlik mefhumu ve mazmunu nazara verilmek suretiyle “Bu yolun erkânı budur; bu yolda –tekerrür ede ede matlaşmış, renk atmış bir sözle ifade edeceğim– kandan irinden deryaları geçme var, dikenli tarlalarda yürüme var” denilmiştir. Böyle çetin ve çetrefilli bir yolda yürürken, O’na daha önce aynı yol üzerinde yürüyenler gösterilmiş ve onların mukavemetleri, sarsılmadıkları vurgulanmıştır. Meselâ; Kur’an, ağır imtihanlara göğüs gerip yılmadan vazifesini yapması karşısında Eyyub aleyhisselam için takdirini ortaya koymakta: “Ni’me’l-abd, innehû evvâb – O ne güzel kuldu! Zira, sürekli (Allah’a) rücudaydı.” buyurmaktadır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte, Allah Teâlâ’nın, Peygamberini o vazife ile tavzif eden ve o vazifeye göre böyle donatan bir Sultan’ın, kapı kullarından birisine, -o kul başımızın tacıdır bizim- “O ne güzel kul, bakın kul böyle olur!” demesi ve Efendimiz’i (sallallahu aleyhi vesellem) onları yeniden bir kere daha okumaya çağırması temsil açısından çok önemlidir. Enbiyâ-i izam’ın temsili sürekli nazara verilmiştir.. verilmiş ve adeta “Geçmişte yaşayanlar öyle yaşadılar, Sultan-ı Enbiya da öyle yaşadı; eğer siz de birilerini yaşatma gibi bir tekeffül altına girmişseniz, bir adanmışlığı kabul etmişseniz sizin için de yol budur.” denmiştir. Dolayısıyla Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) vazifesi hatırlatılırken geçmiş peygamberlere yapılan göndermeler bizim için de söz konusudur: Hazreti Nuh bizim için de örnektir.. Hazreti Hud’un, Hazreti Salih’in hayatından bizim de alacağımız pekçok ibret vardır. Allah’ın salât u selâmı İnsanlığın İftihar Tablosu ve onların üzerine olsun.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ayrıca, Peygamber efendilerimiz vazifelerinin gereği, tebliğ ve temsil işini kemâl-i hassasiyetle öylesine yerine getirirler ki, bu mesele zamanla onların tabiatları haline gelir. Hem bu vazife onların tabiatıyla öyle bir bütünleşir ki; bunu, yemek yeme gibi bir şeye hatta ailevî ahvâl içinde herhangi bir duruma da benzetemeyiz; bunlar çok küçük kalır temsilin fıtrat haline gelişi yanında.. çok küçük kalır, zira Peygamberlerin dünyayı hafife alarak, onu zerre kadar umursamayarak ve evi-yurdu hiçe sayarak çok ciddi bir tehâlük içinde bu vazifeye koştukları görülür. Meselâ, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Hatice’nin vefatıyla hicretten evvel ve hicretten sonra beş senelik bir dönemde yalnız kalmıştır. Fakat -Hazreti Hatice validemize sadakat ve vefası mahfuz- o meseleyi hiç bir zaman problem olarak düşünmemiştir. Hicret ederken kızları vardır: Zeynep, Ümmü Gülsüm, Fâtıma… hicreti tek başına gerçekleştirmiştir ve kerîmelerini arkada bırakıyor olması vazifesine engel teşkil etmemiştir. Evlâtlarını müşriklerin bulunduğu yerde, kendisine kılıçlarını, bıçaklarını gayzla bileyenlerin içinde bırakmıştır. Yolda onlardan bir tanesi taarruza maruz kalmış, erken bir doğum yapmış ve o hastalıkla ölmüştür. Fakat Allah Rasulü hayatı boyunca bunları bir kere bile mesele yapmamış, bunlar hakkında hiç konuşmamış, “benim kızım şöyle, oğlum böyle…” dememiştir. Eğer siyerciler, tarihçiler söylemese onların ne zaman öldüklerini dahi bilemeyeceğiz.. hayatlarının ayrıntılarından haberdar değiliz. Çünkü O’nun bize bildirdiği şey, bildirilmesi gerekli olan şey davasıdır, dinidir. Ve O hayatını bu büyük vazifesine göre programlamıştır. Yurdunu davası için terketmiş; davası için terketme mevsimi geleceği ana kadar da her gün ölümle burun buruna yaşamıştır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet Allah Rasulü, kendisini tebliğe o kadar vermişti ki, tebliğ O’nun tabiatı haline gelmişti. Bizim sabah kalktığımız zaman, “Acaba bu gün yedide mi, yedi buçukta mı, sekizde mi kahvaltı yapacağız?..” türünden şeyler düşünmemize mukabil O bunları hiç düşünmemişti. Yemeği unutmuş ve hatta bazen bir eşi olduğunu bile unutmuştu vazifesi hatrına. Allah (c.c) “Aralarında adaletle muamele yapın, onların sizin üzerinizde hakları vardır.” buyurunca bu konunun Allah hakkı olduğu ve bir Allah hakkı olarak onlara riayet edilmesi gerektiği için eşlerine karşı da mesuliyetinin gereğini yapmıştı. Ama bunun dışında temelde daima gözünde tüten ve tüllenen tek şey vardı, o da: “Dinimi daha açık, daha geniş nasıl tebliğ ederim.” derdiydi. Meleğin tesbihten zevk ve lezzet aldığı gibi, O ve diğer peygamberler de tebliğle beslenmişler, tebliğle oturup kalkmışlar, tebliğle hareket etmişler ve hayatlarını bir tebliğ takvimi içinde yaşamışlardı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Manevî hayatımızdaki bir sıkıntı ve kabz halinde ne yapmalıyız; kitap mı okumalıyız, evrâd u ezkârımızı mı artırmalıyız ya da nafile namaz mı kılmalıyız?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Belki bunların hepsini belli nisbetlerde yapmak icab eder. Herşeyden önce bir değişiklik, psikolojik tavır ve durum değişikliği gerekir. Psikologlar, insanın kendini yenilemesi ve üzerindeki sıkıntı halini atabilmesi için bir hal, tavır ve durum değişikliğini tavsiye etmektedirler. Bazen insan ağır ve bunaltıcı bir kabz hali yaşayabilir, öyle bir durumda Cenâb-ı Hakk’a çok ciddi teveccüh etmesi iktiza eder. Tevbe ve istiğfar ile O’na yönelmesi gerekir. Bazen gönlün bir halvete girmesi, bir yere kapanıp yakarışa geçmesi, içini O’na dökmesi lazım gelir. Bazen de insanın arkadaşlarıyla oturup kendi durumunu ortaya koymasına, başkalarının düşüncelerini de yanına almasına, kendisi olarak ayakta duramayacağı düşüncesiyle başkalarına dayanmasına ihtiyaç vardır. Bazı şeyleri müzakere etmeli, lahûtîliğe açılmalı, biraz gönlünün sesini dinlemeli, ruhu sıkan o dış saikler biliniyorsa dıştan gelen seslere, gelip çarpan gürültülere karşı az da kapanmalı, vicdanda bazı şeyleri görmeye, duymaya ve hissetmeye çalışmalıdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Eskiden kulaklarımızı iki yandan da kapadığımız zaman duyduğumuz gürültü ve uğultunun Kevser’in sesi olduğunu söylerlerdi. Espriyle karışık söylenen bu sözün bence derin bir manası vardır: Dıştan gelen ses ve gürültülere karşı kapandığınız zaman kalbinizin kan pompalamasını, vücudunuzdaki gürül gürül kan deverânını duyarsınız. Oysaki normal durumda o sesi farketmezsiniz. Parmaklarınızın ucunu kulaklarınıza ne kadar sıkı tıkarsanız, o sesi o kadar net duyarsınız. İşte imkan varsa insanlar, içlerindeki sesi duyabilmek için bir ortam hazırlamalılar; içlerine kulak vermeli, kendi özlerini dinlemeli ve oradaki Kevser çağıltısına ulaşmalılar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ayrıca bir kabz halinde yapılması gereken şey şahıstan şahısa, durumdan duruma değişebilir. Önce ruhun sıkılması, kalbdeki heyecanın pörsüyüp solması, ruh dünyasının matlaşması arkasındaki saikler düşünülmeli ve mücadele o saiklere uygun bir plan dahilinde verilmelidir. Ruhdaki matlaşmayı açma, onu yeniden yeşertme yolları bulma, o hali hazırlayan saikler gözetilerek ele alınmalıdır. Her insan dış yüzü itibariyle hasta görüntüsü sergileyebilir. Eğer meselenin üzerine sadece bir hastalık şeklinde gidilirse tedavi zorlaşır. Oysa meseleye hastalık değil de “hasta” açısından yaklaşılırsa, daha isabetli teşhis konulup uygun tedavi yolları bulunabilir. Değişik münasebetlerle tekrarladığım “hastalık yok, hasta var” prensibiyle her şahıs fert fert düşünülmeli, “bu şunun, bu da şunun hastası” şeklinde o ferdin durumuna uygun bir tedavi yolu takip edilmelidir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Öyle insan vardır ki, ondaki donuklaşma, duraklaşma, bıkkınlık, yılgınlık ve yorgunluk hali size ait meselelerden dolayı olmuş olabilir. Küçük bir latife ve bir nükte ile o kilitlenmeyi açmak gerekir. Yerinde alıp bir tenezzühe çıkarmak, tenezzüh ufku itibariyle ona bazı şeyler anlatmak iktiza eder. Bazen açıp bir kitap okumak, bir başka zaman da bazı şeyleri müzakere etmek faydalı olur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Mesela, insanda ibadet ü taata karşı bir ülfet hasıl olmuşsa ve bu hal kalbde bir sıkıntı meydana getirmişse, o noktada zorlamamak, muhatabın o durumda kaldıramayacağı şeyleri söylememek gerekir. O durumda daha yumuşak, ümit verici, reca duygusunu canlandırıcı bir üslup kullanmak uygun olur. Hani ashab-ı kiram efendilerimiz, Kur’an-ı Kerim’in ardarda gelen emirlerinin yüklediği mesuliyet karşısında çok etkilenmiş, kendi duyuşları ve hassasiyetleri ölçüsünde adeta kemikleri birbirine geçmişti de o sırada Yusuf Suresi nazil olmuştu. Ahsanü’l-kasas (en güzel beyan) olarak nazil olan bu sure çok büyük hikmetler ihtiva ediyor, Hakîm ve Alîm isimlerinin gölgesinde Enbiyâ-i İzam’la alakalı bir serencâmeyi anlatıyor, ailevî ve içtimâî hayat için önemli dersler veriyordu.. veriyordu fakat, bütün o önemli dersler bir kıssa çerçevesinde anlatıldığından dolayı hem sahabe rahat bir nefes alıyor ve hem de ilâhi beyanın kendilerine verdiği mesajı kavrıyorlardı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, kabz halinin saikleri farklı farklı olabilir. Bir insan bir günah işlemiş ve uzaklaşmıştır.. bir başkası çok yakın olma fırsatı bulmuş, yakınlığın hakkını verememiş ve dolayısıyla uzak muamelesi görmüştür. Çok yakınlara celbedildiği halde, yakınların yapması gereken şeyi yapmadığı için uzaklara düşmüştür. Dolayısıyla o da kendini çok uzak görür. Böyle bir insanın içinde bulunduğu o ruh haleti mutlaka gözönünde bulundurulmalıdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bilinmelidir ki; -Allahın izin ve inâyetiyle- her kapalı ve kilitli insanı bir şekilde açmak mümkündür. Fakat bir mürşide ihtiyaç vardır. Tasavvuftaki mürşidlik manasına demiyorum, az da olsa insanların genel ufkunu kavrayan bir rehberi kastediyorum. Bazen bir insan, birdenbire bütün duyguları dumura uğramış gibi, olumsuz, nâmüsait bir ortamda yapraklarını salan çiçekler gibi kendini salmış olabilir. Böyle bir durumda onu iyi dinlemeniz gerekir.. Gücünüz yetiyorsa gayet tatlı ve mülayim bir eda ile onu dinlemek, bir psikanalize tabi tutmak, içini okumaya çalışmak ve sonra da içinde bulunduğu ruh haletine uygun bir üslupla o sıkıntılı durumunu gidermesine yardımcı olmak iktiza eder. Bu mevzuyu Ziya Paşa’nın sözüyle şimdilik bitirelim:&lt;/p&gt;
  &lt;blockquote&gt;Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,&lt;br /&gt;Her merhem her yâreye derman mı sanırsın.&lt;br /&gt;En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun,&lt;br /&gt;Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın.&lt;/blockquote&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;O’nun Muradı&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;“Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ – Allahım bizi kendi istediğimiz değil, Senin hakkımızda razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle.” duası çok sevdiğim bir duadır. “İlâ mâ tühibbu ve terdâ” deyip O’nun rıza ve hoşnutluğunu, kendi nefislerimizin değil de O’nun muradını talep etme, kendimize rağmen yapılmış bir duadır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;O esnada isteyeceğimiz başka şeyler de olabilir. Fakat mü’mine yaraşan O’nun muradı ardına düşmektir. Mesela, insanlar her bucakta kabus içinde kabus yaşıyorken, inananlar dörtbir taraftan kuşatılmış, kolu kanadı kırılıp felç edilmiş vaziyette, dört asırdan beri ızdırap yudumluyorken birdenbire her taraftaki mazlumun ahı dinse, her yanda sevinç nağmeleri duyulsa, dünya yaşanacak bir Cennet halini alsa ve bu işin vesilesi de bizim milletimiz görülse, herkes öyle olduğunu kabul etse ve biz de bunun farkında olsak.. işte o zaman bile “Ya Rabbi! Sen bize isnat edilen, milletimize bağlanan bu işten hoşnut değilsen biz de hoşnut değiliz.” diyebiliyor ve içimizden de hakikaten o şeye karşı tiksinti duyuyorsak O’nun rızasını arıyoruz demektir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, O’nun hoşnutluğu herşeyden önemlidir. Bundan dolayı “ilâ mâ tühibbu ve terdâ” sözü bizim daimi virdimiz olmalıdır.&lt;/p&gt;

</content></entry><entry><id>herkul:tZbv25gt5</id><link rel="alternate" type="text/html" href="https://teletype.in/@herkul/tZbv25gt5?utm_source=teletype&amp;utm_medium=feed_atom&amp;utm_campaign=herkul"></link><title>Allah’ı Zikir</title><published>2020-09-12T15:52:22.000Z</published><updated>2020-09-12T15:52:22.000Z</updated><media:thumbnail xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" url="https://teletype.in/files/4f/95/4f957923-ebe3-4dbc-bfeb-c163b82a6fee.jpeg"></media:thumbnail><summary type="html">&lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/4f/95/4f957923-ebe3-4dbc-bfeb-c163b82a6fee.jpeg&quot;&gt;Soru: Allah’ı ne kadar zikretmeliyiz ya da zikir ne ölçüde olursa yeterli denebilir?</summary><content type="html">
  &lt;figure class=&quot;m_column&quot;&gt;
    &lt;img src=&quot;https://teletype.in/files/4f/95/4f957923-ebe3-4dbc-bfeb-c163b82a6fee.jpeg&quot; width=&quot;1280&quot; /&gt;
  &lt;/figure&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Soru: Allah’ı ne kadar zikretmeliyiz ya da zikir ne ölçüde olursa yeterli denebilir?&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Cevap: Zikir; anma-hatırlama, belli duaları belli bir sayı ve şekilde okuma, Allah’ı dil ve kalb ile yâdetme ve hayatı duyarak yaşayıp varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alma demektir. Her ne kadar zikir dendiğinde, Esma-i Hüsnâ’dan bazılarını veya bir kısım duaları tekrar etme anlaşılıyorsa da asıl olan kalb ve latîfe-i Rabbaniye’nin bu hatırlama ve anmaya bağlanmasıdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Dille yapılan zikirde özellikle Cenâb-ı Hakk’ın isimleri tekrar edilmektedir. Bir mürşidin irşadı ve gözetiminde, o En Güzel İsimler’den bazıları belli bir sayıya göre söylenmektedir. Sayı mevzuunda Kitap ve Sünnet’te kat’i bir şey yoktur. Fakat selef-i salihinden bazıları, o mübarek isimleri ebced hesabındaki karşılıklarına göre çekmişlerdir. Meselâ, Allah lafz-ı celâlinin ebced karşılığı 66’dır. Zikir sırasında bu lafz-ı celâl’i bazıları 66 kez, bazıları da 66’nın katları adedince tekrar etmişlerdir. Bununla beraber, Esma-i İlâhî’den hangisinin sizin üzerinizde galip ve hakim olduğunu biliyorsanız, o isme devam etmenizi tavsiye etmişlerdir. Meselâ “&lt;strong&gt;Latîf&lt;/strong&gt;” ismine mazhar olabilirsiniz. O zaman her namazdan sonra onu 129 defa söylersiniz; çünkü bizim bildiğimiz iki ebced hesabından birine göre Latîf ismi 129’a denk düşmektedir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Zikir adına bazıları “&lt;strong&gt;Lâ mevcûde illallah&lt;/strong&gt;” bazıları “&lt;strong&gt;Lâ meşhûde illallah&lt;/strong&gt;” ya da “&lt;strong&gt;Lâ ilâhe illallah&lt;/strong&gt;” ve bazıları da “&lt;strong&gt;lâ&lt;/strong&gt;” dan sonra bütün esmâ-i ilâhîyi birden mülâhaza ederek “&lt;strong&gt;illallah&lt;/strong&gt;” demişler ve böyle küllî bir şuur ve küllî bir mülâhaza ile “&lt;strong&gt;kelime-i tevhîd&lt;/strong&gt;”e devam etmişlerdir. Tekyelerde zikir dendiğinde çoğunlukla “&lt;strong&gt;Lâ ilâhe illallâh&lt;/strong&gt;” çekme anlaşılmıştır. Bu zikir “&lt;strong&gt;O’ndan başka Ma’budu bi’l-Hak, Maksûdu bi’l-istihkak yok, sadece O var.&lt;/strong&gt;” manasını ifade etmesi açısından kamil bir zikirdir. Hemen hemen bütün değişik tasavvuf yolları veya tarikat versiyonları “&lt;strong&gt;Lâ ilahe illallah&lt;/strong&gt;”ta birleşir, onu çeker, sonra da “&lt;strong&gt;Muhammedu’r-Rasulullah&lt;/strong&gt;”la zikri bağlarlar.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Aslında zikir daha şümullü düşünülmelidir; yani anma, unutan bir insanın hatırlaması olarak değil de hatırlamanın sürekli olması, her fırsatta O’nu bir kere daha yâdetme ve bunun insan tabiatının bir yanı haline gelmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Bu zaviyeden namaz, oruç, zekat, hac ve tefekkür de bir zikirdir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Meselâ namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’an-ı Kerim, “&lt;strong&gt;ve ekımi’s-salâte lizikrî – Beni hatırlamak için namaz kıl&lt;/strong&gt;” (Taha/14) ayetiyle bu hakikati nazara verir. “&lt;strong&gt;Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.&lt;/strong&gt;” (Hûd/114) ayeti de bu hususu ifade eder. Bu ayetten anlaşılan şey, kılınan her namazın, yekün bir hasenat teşkil etmesi ve bu hasenatın seyyiatı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca ayet-i kerimenin sonunda, “&lt;strong&gt;Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn – İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır&lt;/strong&gt;” denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte zikri, Esmâu’l-Hüsnâ’dan bazı isimleri çokça tekrarlama, O’nu anma; hatırlamayı namaz, oruç gibi ibadetlerimizle sürekli hale getirme ve bu yâdetmeyi tefekkürle iyice derinleştirerek bütün benliğimize mâl etme çerçevesinde anlamak lazımdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Zikirde zirve nokta başta “&lt;strong&gt;Latîfe-i Rabbaniye&lt;/strong&gt;” olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yâdetmek, yâni varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek; enfüsî ve âfâkî yollarla varlığı ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; her zaman bir nabız gibi atan varlığın O’na şahitlik edişine dair mülâhazalarla oturup-kalkmak şeklindeki kalbî zikirdir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur. Zikretme, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hâl ile de mukayyet değildir. “&lt;strong&gt;Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar&lt;/strong&gt;” (Âl-i İmrân/191) fehvâsınca ne zaman, ne de hâl itibârıyla zikrullah’a tahdid konmamıştır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ayrıca, Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “&lt;strong&gt;Yâ eyyuhe’llezîne âmenü’z-kürullâhe zikran kesîrâ ve sebbihûhu bükraten ve asîlâ – Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, sık sık anın. O’nu sabah akşam takdis ve tenzih edin&lt;/strong&gt;” (Ahzâb/41-42) buyurmaktadır. Bu, bize gösterilen bir hedef, yakalamamız gereken bir ufuktur. Cenâb-ı Hakk’ı bize bahşettiği nimetler ölçüsünde anmaya çalışmamız gerekir. Ne var ki, hiç bir zaman Rezzâk-ı Kerîm’in nimetlerine gereğince karşılık veremeyiz.. veremeyiz zira, her gün binlerce defa O’nu ansak, nimetlerine şükretsek de bu Cenab-ı Allah’ın üzerimizdeki nimetlerine karşı çok az bir şükür sayılır. Çünkü “&lt;strong&gt;Ve in teuddû ni’metallahi lâ tuhsûhâ – Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız&lt;/strong&gt;” (İbrahîm/34) fehvasınca O’nun sayılamayacak kadar çok nimeti vardır üzerimizde..&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Salavât Getirmek&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Burada istidradî (arasöz) olarak bir hususu da hatırlatmak gerekir: Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) mübarek nâm-ı celîli anılınca salavat getirmeyi bazıları vacip kabul ederler. Salavâtı ömürde bir kere söylemenin mutlak vacip olduğunda ihtilaf yoktur, fakat bazıları Efendimiz’in adı her anıldığında “&lt;strong&gt;Sallallahu aleyhi ve sellem&lt;/strong&gt;” demeyi vacip sayarlar. Bundan dolayı da “&lt;strong&gt;Tahiyyât&lt;/strong&gt;” tan sonra “&lt;strong&gt;Allahümme salli-Allahümme bârik&lt;/strong&gt;” okumaya da “&lt;strong&gt;vacip&lt;/strong&gt;” derler. Çünkü tahiyyât’ta “&lt;strong&gt;Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abdühu ve rasûluh&lt;/strong&gt;” ifadesi vardır. Orada Efendimiz’in nâm-ı celîli geçtiğine göre arkadan salât u selam okunmalıdır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fahr-i Kainat Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) varlığı, varlığımızın gayesini öğrenmemize vesile olmuştur. O, varlığın çehresini aydınlatan bir nur kaynağı, kainatın ille-i gayesidir. Kainat fabrikasının temel ürünü, en kıymetli meyvesi Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’dir. O’nun varlığı, bir yönüyle kainatın mebdeidir; taayyün-ü evvel bir çekirdek gibi O’nunla başlamıştır. Sonra bi’setiyle, vazife ve misyonuyla O, kainat ağacının meyvesi olarak da sonda gelmiştir. İsterseniz Nizamî gibi konuşarak şöyle diyelim; kainat şiiri O’nun adına bestelenmiştir. Hükmü bir kafiye gibi o şiirin sonunda gelmiştir. Öyleyse herşey O’na bağlanmaktadır.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu zaviyeden bakınca Efendimiz’e çok şey borçluyuz. Bundan dolayı, O’nun adı anıldığı her zaman salavât getirmeyi vacip sayanlar olmuştur. Fakat hiç kimse Cenab-ı Hakk’ın nâm-ı celîli anılınca, “&lt;strong&gt;Allah&lt;/strong&gt;” denilince her defasında “&lt;strong&gt;celle celâlühû&lt;/strong&gt;” gibi bir ta’zim ifadesi söylemeye “&lt;strong&gt;vacip&lt;/strong&gt;” dememiştir. Neden? Çünkü, Allah Teâlâ’nın nimetlerinin altından kalkılamaz. O’nun her an üzerimize yağdırdığı nimetlerine o nimetler enginliğinde şükürle mukabele edilemez. Mesela, bir düşünce silsilesi farzedelim, altmış dakikalık bir saati düşünelim. Bunu evvela dakikalara ayıralım. Sonra saniyelere, sonra saliselere… sonra da âşirelere ayıralım. Âşirelerin içinde de Cenab-ı Hakk’ın lütuflarına, nimetlerine mazharız. Eğer hiç durmadan O’nun üzerimizdeki varlık, hayat, latife-i Rabbâniye, his, şuur, irade… gibi nimetlerini düşünsek ve bunların hepsine mukabelede bulunmak istesek; hiç durmadan, “&lt;strong&gt;elhamdu lillah, elhamdu lillah, elhamdu lillah..&lt;/strong&gt;” desek yine de yetiştiremeyiz. Çünkü bu “&lt;strong&gt;elhamdu lillah&lt;/strong&gt;”ı biz âşirenin içine sokamayız. Oysaki biz o âşire içinde de varız. Ne ile varız? Allah’ın bizi perverde ettiği nimetleriyle; O’nun bizi insanca donatması ve imana hazırlamasıyla, şuurumuzu açmasıyla varız.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Küçük Bir Sermaye&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Öyleyse Allah zikredilir, Allah’a şükredilir, fakat yine de O’nun bütün nimetlerine mukabelede bulunmak mümkün değildir. Ancak biz elimizden ne kadar geliyorsa o kadarını yapmalı, ortaya koyduğumuzun azlığı şuuru içinde O’na dönerek, “&lt;strong&gt;Ci’tüke bi bidâatin müzcâtin, fe evfi lenâ Yâ Vefiy! – Ey herşeyin karşılığını tam olarak veren en Vefalı! Sana değersiz, çok küçük bir sermaye ile gelsem de, Sen onu tam kabul et ve bana öyle mukabelede bulun!&lt;/strong&gt;” demeliyiz. Hani,Yusuf aleyhisalatu ve’s selamın kardeşleri HazretiYusuf’a: “&lt;strong&gt;Ci’nâ bi bidâatin müzcâtin, fe evfi lenâ’l-keyle ve tesaddak aleynâ – Biz değersiz bir sermaye ile geldik ama sen (lütuf ve kereminle) tahsisatımızı tam ölçek ver de parasını veremediğimiz kısmı da sadakan say.&lt;/strong&gt;” demişlerdi. Biz de Cenab-ı Hakk’a, “&lt;strong&gt;Hiç bir şeye değmeyen, minnacık bir sermaye ile Sana teveccüh ettik. Sen Vefiysin, bizim bu pek küçük sermayemize çok büyük lütuflarla, ihsanlarla mukabelede bulunmak Senin şanındandır. Şanına sığınıyoruz.&lt;/strong&gt;” demeliyiz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, biz Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar anarsak analım yine de O’nun nimetlerine karşı şükür, hamd ve tesbih mukabelesini gereğince yerine getirmiş olamayız. Bu sebeple, daha önce hatırlattığım ayet-i kerimede, “&lt;strong&gt;Yâ eyyuhe’llezîne âmenü’z-kürullâhe zikran kesîrâ&lt;/strong&gt;” denilip Allah’ın çokça anılması söylendikten sonra “&lt;strong&gt;ve sebbihûhu bükraten ve asîlâ&lt;/strong&gt;” denilerek Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve takdis etme, O’nun noksan sıfatlardan müberrâ ve münezzeh olduğunu anlatma mevzûu nazara verilmektedir. Zaten biz de bunun için sabah-akşam “&lt;strong&gt;Sübhâneke Yâ Allah, teâleyte Yâ Rahman, ecirnâ mine’n-nâr, bi afvike Yâ Rahman&lt;/strong&gt;” diyor; O’nu tesbih, takdis ve tenzih ediyoruz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Böylece de, memur olduğumuz şeyleri elimizden geldiğince yerine getirerek bir yönüyle “çok”un misalini ortaya koymuş oluyoruz. Evet, dûn-himmet olmamalı.. “şu kadar yeter” denmemeli. Rabbimizi ne kadar anarsak analım yine de O’nun bize olan nimetleri karşısında zikir ve şükürde bulunamadığımız mülahazası hatırdan çıkarılmamalı.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Diğer taraftan, Cenâb-ı Hak, “&lt;strong&gt;Anın Beni ki anayım sizi!&lt;/strong&gt;” (Bakara/152) buyurmaktadır. Yani biz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâdedeceğiz, O da bizi teşrîf ve tekrîmle anacak.. biz duâ ve münacâtlarla O’nu mırıldanıp duracağız, O da icâbetle bize lütuflar yağdıracak.. biz dünyevî işlerimizin arasında O’nu unutmayacağız, O da dünya ve ukbâ gâilelerini bertaraf ederek bizi ihsanla şereflendirecek.. biz yalnız kaldığımız dönemlerde de O’nunla dolup taşacağız, O da yalnızlıklara itildiğimiz yerlerde bize “Enîs u Celîs” olacak.. biz rahat olduğumuz zamanlarda O’nu dilden düşürmeyeceğiz, O’da rahatımızı kaçıran hâdiseler karşısında rahmet esintileri gönderecek.. biz O’nun yolunda ihlâslı olacağız, O da bizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Allah (celle celalühu) ayetin devamında “&lt;strong&gt;veşkürû lî ve lâ tekfürûn&lt;/strong&gt;” buyurmaktadır. Yani, “&lt;strong&gt;Beni anın; nimetlerimi, lütuflarımı anın, onlara karşı lâkayd kalmayın, görmezlikten gelmeyin; şükürle mukabelede bulunun, nankörlük etmeyin&lt;/strong&gt;” demektedir. Acaba, ne yapsak ki körlük ve nankörlük olmasa? Ve ne yapsak ki, O’nu anmış sayılsak ve aynı zamanda O’nun tarafından da anılanlar sırasına girsek?&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Kırık Testi&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî Hazretleri bir menkıbe anlatır: Bir zamanlar dönemin insanları, sadece toprağa değil kalblere de hükmetmesini bilen sultanlarını çok severler. Kendileri de bu hayırlı insan tarafından tanınmak ve sevilmek arzu ederler. Bu sebeple bazı günlerde Bağdat’a gider, sultanın huzuruna çıkar, ona hediyeler verirler. Zenginlerin ve imkanı olanların kıymetli hediyeler takdim ettiği bir gün, bir fakir de, sultana yaraşır bir hediye arar. Değerli hiçbir şey bulamayınca evindeki bir tarafı kırık testi aklına gelir. Köyün buz gibi suyundan testiyi doldurur ve yola revan olur. Az sonra karşılaştığı birisi, ne yaptığını, nereye gittiğini sorup öğrenince alaylı bir şekilde, “Bilmiyor musun sultan suyun kaynağında oturuyor. Hem sizin çeşmenin suyu da onun.” der. Fakir adam kızarır, yutkunur, kelimeler boğazında düğümlenir ve “Olsun!” der, “sultana sultanlık gedaya da gedalık yaraşır. Sultana has hediyem yoksa da onun suyunu ona takdim etmeye müştak ve onun sevgisiyle dolu bir gönlüm var.” Kırık testisiyle Sultan’ın huzuruna çıkar. Sultan sultanlığına uygun muamele eder; ona da ikramda bulunur ve geriye dönerken de, “Bize ne ile gelirse gelsin onu boş çevirmeyin, testisini altınla doldurun.” der.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Mevlana bu türlü meseleleri çok güzel değerlendirir. Bu menkıbeyi anlatır ve “Değersiz bir sermayeyle gelsek de teveccüh ettiğimiz kapı Allah’ın kapısıdır” der. Bizim arkadaşlar da bu mülâhazayla internetteki sayfalarına “Kırık Testi” ismini vermişler.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Üstad Hazretleri de Yirmi Dördüncü Söz’de, “küllî bir niyet”i anlatırken şöyle diyor: “Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.” Yani, “Ey padişahlar Padişahı! Ey sultanlar Sultanı! Bu insanlar sana şu kıymetli hediyeleri veriyorlar; benim elimde ise ancak bu var. Eğer elimden gelseydi, mümkün olsaydı, bütün o hediyeler kadar bir hediye Sana takdim ederdim..” der.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte bu hususta niyet çok önemlidir. Çünkü niyet, ibadet ü taatın gerçek derinliğini teşkil eder. İbadet ü taat bir fiil, bir davranış ve bir aksiyondur. Onun gerçek derinliği de insanın niyetinde, onu hâlisane ortaya koymasındadır. Bununla beraber, yaptığı şeyi çok görmeme, yeterli görme gafletine düşmeme, edâ ettiklerini az görme ve daha fazlasının arkasına düşme esastır. Evet, kimseye “bin rekat namaz kıl” demiyoruz. Fakat birisi kalksa ve dese ki “Bin rekat namaz kılıyorum, ne dersiniz?” Ben derim ki ona, “Elinden geliyorsa bin rekat daha ilave et. İkibin rekat kıl!” Bunu demezsem belki şundan dolayı demem: Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) “İnne’d-dine yüsrun, ve len yüşâ’dde’d-dîne illâ galebeh – Din tamamen kolaylık üzerine bina edilmiştir. Onu zorlaştırır, yaşanmaz hale getirirseniz mağlup olur, dinin gereğini yapan kimseye de onu terkettirirsiniz.” Ben de böyle bir zorlaştırma hatasına düşmemek için “daha fazlası” demem. Ama Rabbimizin üzerimizdeki hukuku açısından bana sorarsa bin değil üç bin rekat bile kılsa “daha fazlası” demem gerekir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ebû Hureyre (radıyallahu anh) her gün oniki bin defa “Sübhanallah” diyor. Sebebi sorulunca da “Günahlarım kadar söylüyorum, fazla değil” diyor. “Günahı neydi ki?” diye sorabilirsiniz. “Acaba ne işliyordu?” diye aklınızdan geçirebilirsiniz ama ben O’nun bir şey işlediğine kâni değilim. Kendisini Suffe’de Allah Rasûlü’ne adamış; üç sene zarfında, yirmi senede alınamayacak bilgiyi almış; sahabenin alimleri arasına girmiş; arkadaşlarının şahidlik ettiği gibi Rabbinden gelecek lütuf ve ihsanlardan başka dünya nimeti adına her şeye kapanmış bir insanın kötü bir şey işleyeceğine ihtimal vermiyorum. İhtimal biraz evvel bahsettiğim gibi Allah’ın lütuflarını görüp de ona şükürle mukabele edememe, her salise, rabia, hamise… ve aşire O’nun nimetlerine mazhar olduğu halde şükrünü tam olarak yerine getirememe duygusuyla iki büklüm oluyor ve “sübhanallah” ile mukabelede bulunuyor. İhtimal kendi muhasebesini yapıyor, “O’ndan ayrı bir anım geçti.” diyor ve o ana istiğfar ediyor.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Muhasebe ve Hüsn-ü Zan&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bir diğer çok önemli husus da şudur: Ben kendi hakkımda düşünürken demeliyim ki, “Her namazdan sonra uzun uzun tesbihat yapmam, her gün Mecmuatü’l-Ahzab’tan bir bölüm okumam, bir-iki saatımı zikre, fikre vermem katiyen benim durumumda olan bir insanın şükür mukabelesi sayılamaz. Bu kadarcık bir evrâd u ezkârla bana dense dense “tembel” denir, “miskin, uyuşuk” denir. Ama bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’deki arkadaşlarımı düşünürken, onlar namazlarının sonunda ister herkesin bildiği “Sübhanallah, Elhamdulillah, Allahuekber” şeklindeki malum tesbihatı yapsınlar, isterse de “Yâ Cemîl Yâ Allah…” diyerek Esmâ-i İlâhî’yi uzun uzun saysınlar, “inşaallah vazife-i ubudiyetlerini, genel durumun ve şartların müsaadesi ölçüsünde yerine getiriyorlardır” demeliyim. Onlar hakkında katiyen hüsn-ü zan etmeliyim. Kendim hakkında da hüsn-ü zanna zerre kadar yer vermemeliyim. Yoksa biraz evvel bahsettiğim şekilde, insanlar hakkında “Hiç kimse sorumluluğu ölçüsünde Allah’ı anmıyor.” diye bir mülahazaya girersem sû-i zan etmiş olurum. “Bunlar ne zikir, ne fikir, ne de şükür vazifelerini hakkıyla eda edemiyorlar.” dersem sû-i zanna saplanmış olurum. O da tehlikelidir ve kaybettirir. Her zaman tekrar ettiğim bir mülâhazayla bağlayayım bunu; Kendimiz hakkında sürekli suç arayan, suç derleyen, tevsî-i tahkîkatta bulunan bir savcı gibi davranmalıyız. Ama başkaları hakkında da, onların fahrî avukatı gibi olmalı, hep onları müdafaa etmeliyiz. Başkaları hakkında hüsn-ü zan, kendi hakkımızda da sürekli muhasebe esasına bağlanmalıyız.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Buraya bir küçük haşiye daha koymak istiyorum: Ben ölçü olmasam da bazen canımı sıkan şeyler oluyor. Meselâ, namazda imam arkasında ses çıkarmalar oluyor. Birisi durup dururken boğazı sıkılıyor gibi sesli sesli “Allaaahuekber” diyor; “ettehiyyaaaaatü lillaaaahi vessalavaaaatü” diyor. Dinde böyle bir sorumluluk yoktur. İnsan kendi kendisi duyacak, anlayacak kadar söylemelidir. Şimdi bu harekete bir zaviyeden bakınca “Bu bir riyadır” dersiniz. Vakıa, duyurmaya matuf olan şeylere riya değil “süm’a” denir. Göstermeye yönelik hareketlere, kendini ihsas etmelere de “riya” denir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;İşte birinin böyle bir hareketi karşısında aklımıza o şahsın süm’a yaptığı gelebilir. Meselâ gece erkenden kalkıyor, kapıları sertçe açıp kapatıyor, su sesini duyuruyor bize. İçimize “Acaba daha sessiz yapamaz mı bunu? Allah’a doğru yaptığı bu yolculuğu sessizlik içinde götüremez mi? Çok inceyse şayet, inceliğini ortaya kalınlık şeklinde koymak suretiyle hakkında su-i zan ettirmemeli değil mi?” gibi duygular gelebilir. Bu meselenin bir yanı. Fakat bu türlü meselelerde biz, neden o adam hakkında böyle düşünürüz? Çünki bir insan, ibadet ü taata, o ibadet ü taat teşri kılınırken söz konusu olmayan meseleleri iradî olarak katarsa Allah’a ibadete başka şeyleri karıştırmış olur. Dinde, imamın arkasında boğaz sıkılıyor gibi ses çıkarmak diye bir şey yoktur. İbadet ü taat yaparken ses çıkarılacak diye bir şey yoktur. Bunların hepsi süm’adır dinimize göre. Ve dolayısıyla bu tür hareketlere riya ve süm’a nazarıyla bakılır. İnsanın kalbinde öyle kendini harap edecek kadar bir incelik yoksa, içinde bulunduğu manevî hava itibariyle gerçekten boğazı sıkılır gibi olmamışsa, “Allah” dendiği zaman halinde bir değişiklik olmuyor, aynı kararında devam ediyorsa çok iyi bir kul hali sergilemek onun hakkı değildir. O, o seviyenin insanı değildir ki; halkın içinde “Allah” diye seslensin. Onu iradesiyle ve düşünerek söylediyse, mani olabileceği halde olmayıp söylediyse riya ve süm’a yaptı demektir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Bu, temelde ibadetin içinde olmayan bir şeyi ibadete karıştırma demektir. Onun için Allah Rasulü (sallallahu aleyhi vesellem) riya hakkında “debîbü’n-neml” buyuruyor. Yani, karanlık bir zeminde bir karıncanın yürürken bıraktığı izler gibi bir şeydir riya.. farkına varamazsınız, ibadetinizin içine girer de farkedemezsiniz.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Gizli Şirk&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri’nin Tenbîhü’l-Gafilîn’in ihlâs bahsinde naklettiği, Ahmed b. Hanbel Hazretleri’nin Müsned’inde geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “İnne ehvefe ma ehâfu aleyküm eş-şirkü’l-esğar. Kâlû; me’ş-şirkü’l-esğar? Kale, e’r-riya – Allah Rasulü, “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir.” deyince Sahabe Efendilerimiz “Küçük şirk nedir?” dediler. Efendimiz de “Riya” karşılığını verdiler.” Bir rivayette de “şirkü’l-esgar” yerine “şirkü’l-hafî (gizli şirk)” ifadesi vardır. Nedir Allah’a gizli gizli eş-ortak koşmak? Küçük dahi olsa gösteriş yapmaktır.. kendini ihsas etme, iradî olarak kendini sergilemedir.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Eğer namazda bazı duygular iradeyi aşkın gelirse ve insan bu sebeple değişik sesler çıkarırsa mazur olabilir. Meselâ, bir kul namaza öyle konsantre olmuştur ki, O’nun dizlerine başını koyuyormuş gibi hisseder. Cenâb-ı Hak diz, baş ve ayaktan münezzeh ve mukaddestir ama Recaizade’nin dediği gibi “Allahım nerede ayakların!” ifadesi bir duyuşun ve sezişin seslendirilmesidir. İşte kul, o derece yoğun his ve ihsasların içindeyken boğazı yırtılacak kadar “Allah” dese de mazurdur. Zira o durumdaki bir insan ne yaptığının, ne dediğinin farkında değildir. Ona yaptığını haber verseniz, “Ben öyle bir şeyin farkında değilim, hatırlamıyorum.” diyecektir. Meselenin temeli de budur. Böyle bir durumda değilken ibadete dıştan, iradî bir şey karıştırmaya kimsenin hakkı yoktur. O telvis etme, saf ve dupduru bir işi bulandırma olur.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Fakat önemli bir nokta daha vardır ki; o da, biz bir başkasında ne görürsek görelim onun hakkında “riya yapıyor” diyemeyiz. Elimizde riya yapıp yapmadığını ortaya çıkarabilecek belli bir mihenk taşı yoktur. Allah’la irtibatlı mı söylüyor; iradî mi, gayr-ı iradî mi?.. aşk ve heyecanını mı seslendiriyor, yoksa kendisini ifade etmek, etrafa duyurmak için mi bağırıyor?.. Kur’an okuyor ama acaba kendini ihsas maksadına matuf mu okuyor, Allah rızası için mi?.. şeklinde başkalarını sorgulamaya hakkımız yoktur. Elâlem etrafımızda değişik değişik sesler çıkarabilirler, bu bizi rahatsız da edebilir. Fakat onlar hakkında sû-i zanna hakkımız yoktur. O kapı kapalıdır bizim için. İhtimal biz anlamasak da o insan çok farklı şeyler anlıyor ve dolayısıyla da bu sesler onun vicdanından kopup geliyor, gırtlağına çarpıyor, ses tellerine dokunuyor ve ses tellerine dokununca da bir udun, bir kemanın ses verdiği gibi ses veriyordur.. başkaları hakkında böyle düşünürüz. Kendimiz hakkında da sert ve katı davranır; çok küçük bir kaçamak, bir sızıntı bile olsa affetmeyiz onu.&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Evet, bu iki şeyi birbirine karıştırmamalı, yanlış anlamaya girmemeli. Zikirde, fikirde öyle olduğu gibi, diğer tavır ve davranışlarda da başkaları için hep olumlu ve müspet düşünmek, hüsn-ü zan etmek; kendimiz hakkında da mülâhaza dairesini daima açık bırakmak, “acaba yine bir tuzak mı var nefsimde?” demek…&lt;/p&gt;
  &lt;p&gt;Hastalığıma ve halsizliğime rağmen Cenab-ı Hakk’ı anma gibi önemli bir mevzu hatırına zorla da olsa bu kadarcık birşey söyledim. Evet, zikir, Cenâb-ı Hakk’ın gizli-açık nimetleri karşısında O’nu ins-cin herkese ilân etmenin ünvânıdır ve inananlar için havadan, sudan daha önemlidir. Hem o kadar önemlidir ki, bu ilân kesildiği an yeryüzü ve ondaki varlıkların da hikmet-i vücudu kalmaz. Bundan dolayı, Allah Rasulü -aleyhi ekmelü’t-tehâyâ- yeryüzünde “Allah! Allah!” diyenlerin kalmayışını kıyametin kopmasının bir habercisi olarak saymıştır.&lt;/p&gt;

</content></entry></feed>